Selahattin Bey Köprüden Nasıl Geçti?

Trafiğin henüz yoğunlaşmadığı akşamın erken saatlerinden biriydi. İstanbullular yavaş yavaş işlerinden çıkıp sokaklara dökülüyor, dolmuşları, vapur ve otobüsleri dolduruyorlardı. Otobüsler homurtulu dumanlar savurarak ara caddelerden ana caddelere, oradan da köprüye yöneliyorlardı. Boğaz Köprüsü’nün trafiği tıkanmamıştı henüz.

Selahattin Bey otobüse binmek zorunda değildi. Çok eski ama “iyi kötü ayağını yerden kesen” Anadol’uyla yan yoldan çevre yoluna tırmandı, usulca köprü kalabalığına karıştı. Ceketinin üst ön cebinde köprü parası her zaman önceden hazırlanmış olurdu Selahattin Bey’in. Bu kez de üç tane beş yüz lirayı cebine düzgünce yerleştirmeyi unutmamıştı.

Hayatı boyunca henüz hiçbir seçimde iktidara oy vermemişti Selahattin Bey. Daha doğrusu onun oy verdiği hiçbir parti iktidar olamamıştı bir türlü. Kim bilir, politikayı ve politikacıları sevmemesi belki de bu yüzdendi Selahattin Bey’in.

Gişelere doğru yaklaşırken elini cebine sokup parasını çıkardı. “2000 TL” yazan ışıklı panoyu parasını verdikten sonra gördü. Zam mı gelmişti? Evet. Gişe memuru “500 lira daha!” diyordu. Köprüden geçiş 2000 TL olmuştu. Gişe memuru bir süre eli havada bekledi. Selahattin Bey’de hiç de para çıkartmaya yeltenir gibi bir hareket olmadığını fark edince başını kaldırıp, “500 bin lira daha vereceksiniz” dedi. Sesi nazikti. Herhalde duymadı, diye düşünmüştü. Selahattin Bey’in yüzü kıpkırmızıydı şimdi. Sanki soluk bile almıyor gibi hareketsiz kalakalmıştı. Gişe memurunun ne olup bittiğini anlamasına fırsat kalmadan Selahattin Bey patladı: “Vermiyorum!…”

Gişe memuru gülümsemeyi denedi. Ola ki şaka yapıyordur, diye mi düşünmüştü? Selahattin Bey, arslanlar gibi kükredi.

“Yetti artık! Vermiyorum!”

Gişe memuru az ilerdeki polise işaret etti. Polis hemen yaklaştı.

“Ne oluyor?”

“Beyefendi 500 lira daha verecek…”

Selahattin Bey bir an durulur gibi oldu. Elinde bir 500 TL vardı ve gişe memuruna uzatmıştı.

“Sorun yok” dedi polis memuru.

“Sorun var!” diye haykırdı Selahattin Bey. “Sorun var. Bu parayı benden son alışınız olsun.”

“Siz bilirsiniz beyim” dedi gişe memuru. “Köprüden geçmezseniz, parayı da vermezsiniz.”

“Köprüyü geçeceğim” dedi Selahattin Bey. Sesini alçaltmıştı şimdi. Hatta, şeytani bir gülümseme var gibiydi bakışlarında. “Köprüyü geçeceğim ve bu parayı vermeyeceğim”

Selahattin Bey’in para vermeden köprüyü nasıl geçmeyi düşündüğü, bunu uygulayıp uygulamadığı konusunda hiçbir yazılı belge yok elimizde. Kim bilir, belki de Selahattin Bey’inki o anlık bir öfkeydi yalnızca. Ama köprü santralında çalışan görevli uzun yıllar her sabah Selahattin adlı birinin telefon edip, “Günaydın! Ben Selahattin. Bu sabah köprünüzden geçtim Beş lira bile vermeden üstelik” dediğinden, her akşam da “İyi akşamlar” Ben Selahattin, eve döndüm de bir haber vereyim dedim. Köprünüzden geçtim yine ruhunuz duymadı…” diyerek çılgınca kahkahalarla telefonu kapadığından yakınıp durmuştu.

Köprü gerçekten de olağanüstü güvenlik önlemleriyle korunuyordu. Değil Selahattin Bey ve otomobilinin, küçük bir serçe kuşunun bile gözcülerin gözünden kaçarak köprüyü geçmesi mümkün olamazdı.

Selahattin Bey köprüden nasıl geçiyordu?

Büyük İran imparatoru Dara MÖ 512 yılında Anadolu yakasından Trakya’ya geçebilmek için şimdiki köprünün çok yakınlarına yüzer bir köprü yaptırmış, bu köprüden tam 700 bin askeri karşıya geçirmişti. Dara bir imparatordu. Selahattin Bey ise bir sade vatandaş. Dolayısıyla Dara’nın kendi köprüsünü kendi yaparak karşıya geçmesi mümkün, ama doğrusu Selahattin Bey’in işi zor.

Gelelim Kahraman Ağa’ya… 1800’lü yılların ikinci yarısında İstanbul’da yaşayan bir tütün tüccarı Kahraman Ağa. İri kıyım, gür sesli, biraz suyuna gidilmesi gereken türden deli öfkesi uyandırılmaya gelmez, ama son derece dürüst, sözüne sadık, eli açık bir ağa. Kahraman Ağa Jules Verne’in yarattığı bir roman kahramanı. İran İmparatoru Dara’dan Selahattin Bey’e uzanan Boğaz’ı geçme serüveninin bir halkası da bu, adı inatçıya çıkmış olan Kahraman Ağa. Evi, daha doğrusu konağı, Üsküdar’da, dükkanı ise Tophane’de olan Kahraman Ağa bir akşam işinden evine dönmek için kayıkçısını beklerken Boğaz’ı geçenlerden yeni bir vergi alınacağını öğrenir:

“Bugünden itibaren, ister kayıkla olsun, ister yelkenli veya buharlı teknelerle olsun, İstanbul yönünden Üsküdar’a, Üsküdar yönünden İstanbul’a geçmek için Boğaz’ı kateden herkes on para ödeyecektir. Bu emre uymayanlar para ve hapis cezasına çarptırılacaklardır.”

On para o tarihte “yarım fincan kahve parası”dır. (Zavallı Selahattin Bey’in tepesini attıran zam ise 500 TL. Bugün bir kahve de herhalde 500 liradan başlıyor, ama on paralık vergiyi duyduğunda tepkisini “yarım fincan kahve parası” diye dile getiren vatandaşın biraz abartmış olabileceğini de hesaba katarsak Kahraman Ağa ile Selahattin Bey’i öfkelendiren rakamın birbirine yakın olduğu ortaya çıkar.)

Kahraman Ağa on paralık vergiye tepki gösterir:

“Bu haksız bir vergidir! Boyun eğmemek lazım. Yeniçeriler zamanında böyle olmazdı. Kayıklardan vergi almak kimsenin aklına gelmezdi!.. Yollarla ilgilenmezler, bu adamlar vergi almaktan başka hiçbir işe yaramazlar!”

Anlaşılacağı gibi çetin bir adamdır Kahraman Ağa. “O gerçek bir Osmanlıdır… Fakat çok inatçı bir insandır… Bir defa bile prensiplerinden ayrıldığını görmedim. Bütün kusuru yeniliklere alışamayışıdır. Rotterdam’a gelirken trene bineceğine arabaya binmiş. Bu yüzden, sekiz gün yerine bir ayda Hollanda’ya ulaşabilmiş… (80 Günde Devrialem’in yazarının ölümünden az önce dünya turu rekoru 54 güne inmişti!)Çıkarılan yasalara rağmen, mavi ceketle kırmızı fes giymemekte inat ediyor. Başından kocaman sarığını, sırtından tarçın rengi kaftanını çıkarmıyor.”

Hollandalı Jan Van Mitten, uşağı Bruno’ya eski dostu ve iş arkadaşı Kahraman Ağa’yı işte böyle anlatıyor. Jules Verne’in Türkçe İnatçı Kahraman Ağa adıyla çevrilen romanı şu satırlarla başlıyor:

“Sene 1880… Ağustos’un 16’sı… Akşamüstü saat altı… İstanbul’un en gürültülü ve en hareketli bir yeri olan Tophane Meydanı… Beyoğlu’nu bu meydana bağlayan merdivenli yokuşta hızlı adımlarla yürüyen birkaç yabancı… Koskoca meydan sessiz ve ıssız… İnce, narin minareleri, yalvaran birer kol gibi gökyüzüne uzanan Sultan Mahmut Camii, Tophane’ye bir masal şehri manzarası veriyor… Meydanın etrafına sıralanan dükkanlar, kepenklerini yarıya indirmişler… Rıhtıma bağlı kayıklarda kayıkçılar uyukluyorlar…

Kurgubilimin babası Jules Verne o gün Tophane Meydanı’ndaki insanları da şöyle anlatıyor:

“Astragan kalpaklı İranlılar, fistanlı Yunanlılar, askeri kıyafetli Çerkesler, yıllarca önceki giyimleri hala terk etmeyen Gürcüler, işlemeli elbiseli Arnavutlar ve bu şehrin asıl sahipleri olan Türkler…”

Yazar bu belki de en ilginç romanında İstanbul’u, dönemin siyasi atmosferini, Batılılaşma hareketlerini ve halk üzerindeki etkilerini yerle yerine koyarak hem tutarlı hem de heyecan dolu bir serüveni dile getirmiş. İnatçı Kahraman Ağa’nın Boğaz’ı geçiş yöntemi gerçekten çok ilginç. Görevli ile on paralık vergiyi verip vermeyeceği üzerine takıştığı o gün Üsküdar’a geçmiyor. Hemen arabasını hazırlayıp Karadeniz kıyısına yöneliyor ve inanılması güç bir iş yapıyor: Üsküdar’a koskoca Karadeniz’i dolaşarak geçiyor! Üstelik yeğeni Ahmet’i evlendirmek için belli bir günde İstanbul’da olması gerek. Güzel gelin adayı Amisia’nın kaçırılmasını da içeren olaylar zincirinin sonunda tam o belli günde İstanbul’da olmayı başaran Kahraman Ağa’yı bir sürpriz beklemektedir. Yeğen Ahmet ve Amisia o gün mutlaka evlenmek zorundadırlar, çünkü kıza bırakılmış olan yüz bin altınlık miras kız on yedisine basmadan, yani o gün, evlenirse verilecektir. Fakat bu evliliğin yapılabilmesi için Kahraman Ağanın bu kez de yine karşıya, İstanbul tarafına geçmesi gerekmektedir. Çünkü resmi evrak dükkandadır. Yeğen Ahmet, Amisia ve ötekiler Kahraman Ağa’yı on para vergiyi vermeyi kabullenerek kayığa binmeye zorlarlar. Kabul etmez Kahraman Ağa, ne para vermeyi ne de kendisi için para verilmesini.

Ama Kahraman Ağa bir yolunu bulup o gün karşıya geçer. Nasıl mı? Selahattin Bey’inki kadar çetrefilli bir soru bu da. Kahraman Ağa gerçektende vergiyi vermeden karşıya geçmeyi başarır. Hem de herkesin gözü önünde. Ve Kahraman Ağa özel bir kararla o günden sonra o vergiden muaf tutulur.

İnatçı Kahraman Ağa Jules Verne’in en ilginç romanlarından biri. Fakat Selahattin Bey’in karşıya nasıl geçtiğini anlatan bir çocuk romanımız yok galiba henüz…