Onlar Nerede?

Manorama Jafa adlı Hintli hanım konuşmasının sonunu şu cümleyle bağladı: “… Ülkemizde bu saydıklarımın dışında kalan çocuk yayınları da yok değil, ama doğrusu onları pek dikkate almıyorum; çoğu kötü kâğıda, kötü baskılı kitaplar…”

Bunun üzerine söz isteyen Nijerya’lı Mabel Segun’un ses tonu biraz azarlayıcıydı sanki:

“Kötü kâğıda basılı olmaları hiç olmamalarından iyi değil mi sizce bayan Jafa?”

Tartışma iki Avrupalı olmayan ülke temsilcisi arasında başlamıştı. Çarpıcı bir saptama ile bitiren ise Avrupalıydı. “Biz Avrupalılar,” diye söze başlamıştı, Avusturya’lı Peter Schneck, “iyi kâğıdı şimdi tükettiğimizden çok daha az tüketmeyi öğrenmeliyiz.”

4-7 Nisan 1988 tarihlerinde Münih’te 40 ülke temsilcisinin katıldığı Birinci Uluslararası Çocuk ve Gençlik Yayınları Toplantısı’nda ana tema olarak Çocuk Yayınları Alanında Araştırma konusu seçilmişti. Türkiye’den Gülçin Alpöge ve Mübeccel Gönen ile birlikte katıldığımız bu toplantının ilginç yanlarından biri de çocuk yayınları konusunda Avrupa ve Amerika’daki gelişmiş ülkelerle, Güney Amerika, Orta ve Uzak Doğu ile Afrika’nın az gelişmiş ülkeleri arasındaki uçurumun her iki “taraf” için de bir kez daha belirgin olarak ortaya serilmesiydi. Çeşitli ülkelerden seçilmiş olan konuşmacıları çok kabaca iki grupta toplamak mümkündü. Birinci gruptakiler yukarda az gelişmiş olarak saydığım ülkelerdendi. Bu ülkelerden gelen konuşmacıların hemen hemen hepsi ülkelerinde çocuk edebiyatı alanının çok yeni olduğundan, böylesine yeni olan bir alanda ‘araştırma’ konusunun ise iyice taze bir konu olduğundan dem vurarak başlıyorlardı sözlerine. Hepsi de biraz ürkek ve eziktiler. (İspanyol’ları bunun dışında tutmak gerekiyor. Onlar özellikle toplantının resmi dilinin neden İspanyolca değil de ingilizce ve Almanca olduğu konusunda oldukça hırçındılar.

İkinci gruptakilere gelince… Gelişmiş ülkelerin konuşmacılarının ne çocuk edebiyatlarının yeniliği, ne de bu alandaki araştırmalar konusunda herhangi bir ezikliği vardı. Güvenli tavırları ve deneyimli konuşmacılıklarıyla çocuk edebiyatının bir disiplin olup olmadığı, bu disiplinin öteki alanlarla ilişkisinin neler olabileceği konularında belki ancak yine bir başka gelişmiş ülke uzmanının kendisine sorun edip karşı çıkacağı ya da onaylayacağı şeyler söylüyorlardı. Söyledikleri çok mu anlaşılmaz, kavranması güç şeylerdi? Hayır, İngilizcesini bir kırbaç gibi kullanıp çoğumuzun tanımadığı isimleri yerle bir eden Amerika’lı Brian Alderson’ın konuşmasıyla, bir Alman’ın İngilizcesiyle Rusçadan çevrilen Rus Igor Motjaschow’un konuşması dışında bir anlama güçlüğü çekildiğini sanmıyorum. Yalnızca şu vardı ki, içinde Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede çocuk edebiyatı konusuna henüz ‘sıra gelmemişti.’ Böyle bir edebiyatın varlığı gelişmiş ülkelerde de tartışma konusu değil miydi? Tabii ki öyleydi. Masallar, hayal ürünü öyküler, tiplemeler hala tartışılan konular arasında değil miydi? Evet, ama bir farkla. Biz de yalnızca bu tartışma yapılıyor, onlarda ise hem bu tartışma yapılıyor, hem de en güzel çocuk kitapları yayımlanıp duruyordu. Bu süreç yıllar önce başlamış olduğu için de araştırılacak incelenecek bir çocuk edebiyatının varlığı ya da yokluğu gibi bir sorunları olmuyordu artık doğal olarak. Hem ortada araştırılacak çocuk edebiyatı ürünleri, hem de çocuk edebiyatı üzerine yazılmış araştırma kitapları bulunuyordu. Böyle olunca da toplantıya katılan bazı ülkelerin ‘saman kağıda razı’ tutum sergilerken, ötekilerin yeterince beyaz kağıt israf ettiklerini, artık daha az beyaz kağıt kullanmaları gerektiğini söylemeye başlamış olmaları şaşırtıcı gelmiyor. Tabii, Avusturya’lının tepkisini biraz da zengin ülkelerin yoğun doğal kaynak tüketimine yönelik bir tepki olarak da yorumlamak mümkün, ama asıl neden belki de bu konuda yoksunluk yaşamamış bir ülkenin çocuğu olarak yetişmiş olması. Gerçekten de bazı çocuk kitaplarının mutlaka beyaz kağıda basılmaları gerekmiyor. Resim ağırlıklı olmayan siyah-beyaz desenlerle süslü bir kitabın saman kağıda basılmasında hiçbir sakınca yok. Ama bizde bir bankanın eski bir yayınında olduğu gibi renkleri anlatmak üzere hazırlanmış olan bu kitabın siyah-beyaz basılmış olması bağışlanır bir uygunsuzluk değil. İşte beyaz kağıt kullanımı burada anlam kazanıyor. Gelişmiş ülke yayımcısının kağıt konusunda tutumlu davranma olanağı var, ama beyaz kağıda basması gerektiği kitapları saman kağıda basan bizler için böyle bir tutumluluğun sınırlı bir uygulama alanı var. Örneğin hayatlarını anlattıkları kitapları için iş adamlarımız pekala saman kağıt kullanabilirler. Yine bunun gibi, iş dünyasında faaliyet raporu, toplantı tutanakları, mizanlar, bilançolar, faturalar, makbuzlar vb. gibi bilcümle evrakın da asla beyaz kağıda basılmaları gerekli değil. Özetle, renkli resimli çocuk kitaplarında beyaz kağıt kullanımı konusunda tutumlu olmanın temel sorunumuz olmadığı kanısındayım.

Avusturya’lı Dr. Waltraud Hartmann’ın yönettiği bir programın ayrıntıları da yine toplantının ilginç konularından biriydi. Radyo, televizyon ve basılı yayınlarla işlenmekte olan programın konusu “Çocuk ve Arkadaşı Kitap.” 8-14 yaşlar arasında bulunan çocuklara yönelik kitapların işlendiği bu programın amacı ana baba ve öğretmenleri çocuk eğitiminde ve çocukların kişilik gelişiminde kitabın rolü konusunda bilinçlendirmek. Özetle aşağıdaki konulara yer verilmiştir:

1) Çocukların neden kitaplara gereksinimleri vardır?

2) Resim-kitap aracılığıyla bilgilendirme

3) Çocuk kitaplarında sorunlar

4) Peri masalları hâlâ gerekli mi?

5) Dil ve hayal oyunları

6) Çocuk kitaplarındaki resimler

7) Çizgi-romanlar ne veriyor?

8) Okuma öğrenmede çocuk kitapları

Bu konuların tartışıldığı programlar 1979 yılından başlayarak Almanca konuşan ülkelerin televizyonlarında 5 milyon kişiye gösterilmiş, 300,000 kişi de grup toplantılarına katılmış. 1990 ilkbaharında tamamlanması tasarlanan bu programda ortaya atılan sorulardan biri çok ilginç: “Hala çözümlenmemiş bir konu var. Hiç kitap okumayan çocuklara ve ana babalara nasıl ulaşacağız?”

Evet, ana babalara da… Bizde çocuklarımızı okutmak nerdeyse kutsal bir görev gibidir. Ama kendi okumamız için yeterince dürtü de yok artık. Bir kitap fuarı sırasında bir okur ( ‘okumaz’ demeliydim) kitaplarımdan birini eline almış, “Bu ingilizce mi?” diye sormuştu. Çok şaşırmıştım, çünkü söz konusu çocuk kitabının kapağında kocaman harflerle kitabın adı yazılıydı. Kısacası bu okur, değil kitabın sayfalarını karıştırmak, kapağını okumaya bile üşeniyordu!

Kitap okumaya özendirmek konusunda Amerika Birleşik Devletleri’nde bir çocuk kütüphanesindeki uygulama da çok ilginç. Göğsünde, “Tam 50 kitap okudum!” yazılı tişörtler hazırlıyorlar, ve gerçekten de 50 kitap okuyan çocuklara armağan ediyorlar. Çocuk göğsünü gere gere dolaşıyor sokakta. Kolay iş mi 50 kitap okumak. Bugün Türkiye’de 50 yaşındaki kaç kişi böyle bir tişörtü hak edebilir sizce? Kütüphaneciler önceleri bu 50 kitabı kendileri saptıyorlar. Bir liste hazırlayıp kütüphaneye gelen çocuklara bildiriyorlar. Daha sonra kütüphanenin bu şekilde liste hazırlaması eleştiriliyor. Çocuğun okuyacağı kitabı kendisinin seçmesinin daha doğru olacağı, bir liste ile çocuğu sınırlandırmamak gerektiği ileri sürülüyor. Bunun üzerine kütüphaneciler liste hazırlamaktan vazgeçiyorlar. Çocukların kendi tercihleriyle okumuş oldukları 50 kitabı geçerli sayıyorlar. Peki çocukların bu 50 kitabı gerçekten okuyup okumadıklarını nasıl mı anlıyorlar? Oldukça eğlenceli bir yöntemle. Çocukları karşılarına alıp okuduklarını söyledikleri kitaplarla ilgili olarak söyleşiyorlar onlarla. İşte aynı yere geldik. Kitaplar üzerine söyleşecek olan kütüphanecinin de o kitapları okumuş olması gerekiyor. İstanbul’daki belli başlı kütüphanelerdeki kütüphanecilerimiz çocukların kütüphaneye ancak öğretmenleri ansiklopedi kullanımı gerektiren bir ödev verdiklerinde gelmelerinden yakınıyorlar. Bu açıdan bakıldığında, en iyi niyetli bir kütüphaneci bile ‘gelmeyen okur’ için pek fazla bir şey yapamıyor. Ama yukarda verdiğim örnek her şeye rağmen birtakım yollar bulmaktan başka bir çare olmadığını doğrular nitelikte. İşte Amerika Birleşik Devletleri, ve işte yine çocuklar okusun diye yaratıcılıklarını zorlayan kütüphaneciler. Galiba bu işin başka da yolu yok. Bu açıdan bizdeki en iyi örnek her yıl Kütüphaneciler Derneği’nce düzenlenen “Masal Okuma Yarışması.” Hem çocukların hem de ana babalarının ilgisini kütüphaneye çekmenin gercekten akıllıca bir yolu. Amerika Birleşik Devletleri ile aramızdaki bir başka fark da oradaki kütüphanelerin yayımlanan çocuk kitaplarının ilk baskısından yüklü bir miktarını hemen satın almaları. Yani yayımcı zaten yayımladığı kitabın maliyetini kütüphanelere sattığı kitaplarla kurtarıyor. Hatta yalnızca kütüphanelere kitap satmak üzere kurulmuş yayınevleri var. Bunlar öteki yayınevlerinin kitaplarını alıp özel olarak ciltleterek kütüphanelere satıyorlar. Bir de kütüphanelerin eskimiş kitaplarını yenileyen yayınevleri var. Bir zamanlar basılmış olup da, artık piyasası olmayan, ama kütüphane raflarındaki kopyaları da çok eskimiş olduğundan yenilenmeleri gereken kitapları basan yayınevleri bunlar. Yalnızca bu gereksinmeyi karşılamak bile onları ticari bir kuruluş olarak ayakta tutmaya yetiyor.

Kısacası çocuk kitapları konusunu eşelerken birden fazla etkeni dikkate almak gerekiyor. Ama şu açıkca görülüyor ki, “Bizde hiçbir şey yapılamaz” karamsarlığıyla bir kenarda oturmanın yararı yok. Yukarda örneklediğim ülkelerde de sorunlar aynı, çözümlere yine yoğun çabaların, bireysel ya da toplu çırpınmaların sonunda ulaşılıyor. Mabel ile Manorama’nın saman kâğıt/ beyaz kâğıt tartışması aslında daha çok bu gerçeğin altını çizdiği için önem taşıyor.