Kerrat cetveline karşı Mona Lisa…

Eğitim yaşamımız harika öğretmenlerimizin unutulmaz anılarıyla doludur. Birçoğumuz, kendimizin ble fark etmediğimiz özelliklerimizi, yeteneklerimizi bize fark ettirip bizi o konularda destekleyen duyarlı öğretmenlerimize çok şey borçlu olduğumuzu düşünür ve söyleriz.

Birçoğumuz ise, özellikle sanatsal konulara olan ilgisizliğimizden yakındığımız zamanlarda, bunun baş sebebi olarak bazı öğretmenlerimizin adını anarız. Resim öğretmenimiz öyle serttir ki, resim yapmayı sevememişizdir bir türlü. Ya da öğretmen, resim zevkimizi körelten bir tutum takınmıştır. Belki de sistem gereği resim dersleri çoğunlukla sıkıcı olmuştur. ‘haydi 23 Nisan resmi yapalım” türünden kolay yollar seçilmiştir resim konusu seçilirken. Daha da ötesi, öğretmen başımıza dikilmiş, “ağaç yaprakları mavi olmaz, yeşil yap. Gövdesi de kahverengi olacak, mor gövde olur mu?” demiştir ve biz bütün heyecanımızı yitirmişizdir.

‘Bu ağaç değil, resim!’

Çünkü okulda resim bir derstir ve her şeyin ‘doğrusu’nun öğretildiği bir ortamda ağacın rengi de öğrenilecek doğrulardan biridir. “Efendim bu ağaç değil, resim!” diyecek kaç çocuk çıkabilir ki?

İşte bu nedenledir ki, çocukların bir bölümü ilkokula başlayana kadar, hatta birinci sınıfta, yaptıkları resimlerle yetişkinleri müthiş şaşırtırken, kerrat cetveline doğru aldıkları yolda resimden uzaklaşıp, resim defterlerine ‘doğruları’ çizmeye başlarlar.

Çocuğun sanatla ilişkisi oldukça karmaşık olduğu kadar, kültürümüzle eğitim sistemimizle de ilişkili geniş bir konudur. Sanatın hayatımızdaki yerinin sosyolojik açılımı ise her zaman içimizi aydınlatmaz. Okulda güzel resim yapana değil, en son pop şarkısını güzel söyleyene “sanatçı olacak” denir. Anneler babalar da çocuklarının okuluyla ilgilenirlerken, resim veya müzik dersinde nasıl olduğunu değil, İngilizce’de nasıl olduğunu sorarlar öncelikle. Çocuklarına kitap seçerken de, resimleriyle, sayfa düzeniyle, diliyle, konusuyla değil, içinde ne kadar yazı olduğuyla (çok yazı olmalı, verilen paraya değmeli!) ve kaçıncı sınıfta hangi derse yararlı olacağıyla ilgilenirler.

Bütün bunlar çocuklardaki olası sanatsal eğilimleri daha baştan budayan etkenlerdir. Bunlar budanınca da, bale sanatına “belden aşağı” diyen ya da “içine tüküren” kimseleri başımıza yönetici seçeriz.

‘Mona Lisa’nın Sırrı’ bu, dünyanın en ünlü sanat yapısıyla ilgili fantastik ve küçük bir kitap. O neresinden bakılırsa bakılsın, hep size bakıyormuş izlenimi veren gizemli kadının ifadesini bir kez daha görmek üzere müzeye giren Amandine adlı kız tablonun çalınmasına tanık olur. Mona Lisa’nın elindeki küçük telsiz aracılığı ile olay çözülürse de müzedeki Mona Lisa’nın gerçeği değil, bir kopyası olduğunu kimse bilemeyecektir.

“Onlarda var, bizde de olsun!” diye değil, ama çocukların sanatsal ve tarihsel birçok değere sahip olan coğrafyamızdaki yapıtları tanımaları ve onlarla ilgili bir duyarlılık geliştirmeleri için belki de yapılması gerekenlerden biri bu. Adnan Özyalçıner’in ‘Anıtların Öyküleri’ adlı kitabı da buna yaklaşan örneklerden biri olarak sayılabilir.