İki Mizahçıdan Çocuk Öyküleri

Avrupa ya da Amerika’da yaşayan yazarların yazdıklarıyla elde ettikleri refah zaman zaman çenemizi yorar. “Adam” deriz. “Tek bir kitabının geliriyle almış kendine…”

Bu imrenmeyi hayıflanma izler. “Oysa ben…” Bu hayıflanmadaki örtülü övünme şudur:

“Aslında benim o bir kitabıyla villa alan yazardan geri kalır yanım yok, ne çare ki Türkiye…”

Evet Türkiye çoğu kez daha azla yetinmenin karşı konulmaz bir gerekçesidir.

Konu açıldığında zevkle yineleriz: “Yazdığım şunca kitabı Avrupa’da yazsaydım şimdiye çoktaaan…”

Bu tatlı bir hülyadır, masum bir hüsnü kuruntudur. Tek yanlı bir varsayıma dayanmaktadır çünkü; büyük bir yazar olduğumuz varsayımına. Zengin ülkelerden birinde yaşasaydık, o dillerde yazsaydık ya da yapıtlarımız o dillere yetkinlikle çevrilseydi hemen anlaşılacaktı büyüklüğümüz.

Ama işte, ah şu Türkiye!

Oysa gerçekten büyük yazarlarımızın ağzından bu tür hayıflanmaları hiçbir zaman duymazsınız çünkü onlar zaten yapıtlarıyla konuşurlar, yapıtlarıyla sınırları aşarlar ve evrensel ölçülerle ele alınmaya hak kazanırlar. Hayıflananların yanılgısı ise şurdadır: O sayısıyla övündükleri kitapları evrensel bir boyutu yakalayamıyorsa eğer, Türkiye dışında zaten kitap da olamayacakları için onları “villa” sahibi de yapmayacaktır.

Son yıllarda çocuklar için yazılmış ama evrensel temasıyla her yaşa ve her ulusa seslenebilen, üstelik kültürel birikimimizden bir şeyler içerdiğinden dolayı evrensel boyuta Türkiye’den bir şeyler katabilen çok az sayıda kitaptan birisi de Aziz Nesin’in Doğ Güneşim Doğ adlı yapıtı. Bu kitap yukarıda değindiğim olumsuzlukların karşısına ak bir kaya gibi dikilirken çocuklar için yazmanın baş koşulunun öncelikle gerçekten usta bir yazar olmaktan geçtiğinin de somut bir kanıtı.

Kitap ilk 1974 yılında Arkın Kitabevi tarafından yayımlanmış ve aynı yayınevinin çocuk edebiyatı ödülünü almış. Ateş Aydemir’in renkli resimleriyle işlenmiş 16 sayfalık bir masal. Masalın öğeleri son derece yalın: Büyük bir kayanın dibine kurulmuş bir köy; güneş kayanın ardında kaldığında köyde sabah geç oluyor.

O ulu kara kaya köyün doğusundaydı. Bunun için de güneşin doğuşu köyden görünmezdi. Başka yerlerde sabah olur, öğle olur, ikindi olur, ancak ondan sonra güneş kara kayanın doruğunu aşardı.”

Çocuklar sabah olunca ekmek istiyorlar ama anneleri daha güneşin doğmadığını söylüyor çocuklara. Çocuklar da “Doğ güneşim doğ! Doğ da annem bana ekmek versin!” diye yakarıyorlar.

Çocuklardan Ali olanı kayanın öte yanına geçmeyi öneriyor. Gidip bakıyorlar ki güneşli, yemyeşil pırıl pırıl bir yer. Hemen dönüp büyüklere söylüyorlar. Ama büyükler köyü oraya taşımak yerine kayayı kaldırıp götüreceğini söyleyen bir dervişe kanıp kırk gün besiye çekiyorlar. Sonunda derviş semirmiş gövdesini eğip: “Hadi bakalım sırtıma yükleyin de alıp götüreyim kara kayayı…” diyor. Köylüler böylece aldatıldıklarını anlayınca çocuklarına verdikleri söze uyup kayanın öteki yanına taşınıyorlar. Kara kayanın adını ak kaya, yeni kurdukları köylerini de artık Kayadibi değil Kayaönü olarak belirliyorlar.

Masalda özellikle köye yoksul, hastalıklı bir adam olarak gelen derviş tipi birçok açıdan önemli. Zor anlarda bir dervişin ya da ak sakallı bir ihtiyarın çıkıp gelmesi yaygın bir masal motifi. Masallarda bu motif çok kez olumludur. İyilikleri, doğrulukları simgeler, iyi olana mucizeleriyle yardımcı olur. Ali ile dervişin diyaloğu bir açıdan bu alışılmış mucize beklentimizi törpülüyor. Ali masallardan tanıdığımız edilgen küçük oğuldan farklı bakıyor dervişe.

“Sen kendini bile zor taşıyorsun; koskoca kara kayayı nasıl taşıyacaksın! Git yoluna, sen bizi kandıramazsın!” diyor.

Öykünün kuruluşundaki sağlamlığı, tiplemelerindeki başarısı, dilindeki ustalığı ve resimlemelerindeki kompozisyonuyla Doğ Güneşim Doğ, yazarı ya da çizeri hiç çaba harcamasalar da kendiliğinden sınırlarımızı aşmayı başarabilecek bir çocuk edebiyatı ürünü. Nitekim 1983 yılında Kari Çağatay’ın çevirisiyle Norveç’te basılmasını da bu yapıt tümüyle kendi değerine borçlu.

Yine bir başka mizah yazarımızın, Muzaffer İzgü’nün Ökkeş Dizisi aynı anlayışla ele alındığında biraz daha farklı şeyler söylemek mümkün. Özyürek Yayınları tarafından yayımlanan bu dizi 10 kitaptan oluşuyor. Ökkeş Lunaparkta, Ökkeş Kurt Avında, Ökkeş Balık Avında, Ökkeş Kapıcı, Ökkeş İşportacı, Ökkeş Bahçıvan, Ökkeş Otoparkta, Ökkeş Maçta, Ökkeş Dolmuşçu, Ökkeş Denizde.

Ökkeş bir köylü çocuğu. Annesi ölmüş, babası ve ninesiyle oturuyor. Ökkeş çok küçük yaşlardayken tepesi üstü düştüğünden pek normal bir çocuk değil. Ama deli de değil. Söylenenleri ters ya da yanlış anlamak, durup dururken bağıra bağıra ağlamak ya da gülmek, çok fazla yemek, çok fazla su içmek (her su içişinde karnının ‘gluk gluk’ ettiği ayrıntılarıyla anlatılıyor), yediklerine çok fazla tuz ekmek (bu da nedense sık yinelenen bir ayrıntı), hayvanlarla konuşmak, en bilgisiz insanların bile bildiği bazı bazı şeyleri bilmemek, çok konuşmak, vb. özellikleri var. Dizi Ökkeş’in köydeki yaşamıyla başlıyor. Sonlara doğru kent yaşamının Ökkeş’te yarattığı değişiklikleri izliyoruz.

Bu dizinin niçin yazılmış olduğunu anlamak için ilk kitabın birkaç sayfasını okumak yetiyor: Güldürmek için! Ökkeş’in kafasının üstüne düşmüş olması yazara sonsuz bir özgürlük sağlıyor espri üretme konusunda. Sayfalar dolusu Karagöz-Hacivat ya da meddah diyalogları, “Yok ben öyle demedim!”, “Ya nasıl dedin?” türü atışmalarla sayfalar doluyor, ciltler sıralanıyor. Örneğin baba tüfeği anlatırken “İşte bu mandal yukarda olduktan sonra dünyada patlamaz!” mı diyor, Ökkeş’in cevabı hazır “Aydede’de patlar!”

Konusal olarak bir köy-kent farklılığı yer almakla birlikte, Ökkeş normal bir köylü çocuğu olmadığı, kafasının üstüne düşmüş biri olduğu için bir köylü çocuğunun kentte yaşayabileceği sıkıntılar Ökkeş’in tekil şaklabanlıklarıyla karışıyor.

“Bubaaa! Et gaçıyo!”

“Yakala oğlum, yakala!”

“Bubaaa! Et gaçıyo!”

“Oğlum, çatalla yapış!”

“Yapışıyom bubaa, yine de gurnazlık edip o yana bu yana gaçıyo!”

Dizinin ikinci yarısında Ökkeş’in şaklabanlıklarının azaldığını, yerine biraz daha büyüyen ve sorumluluk almaya, hatta para kazanmaya başlayan akıllı uslu bir gencin müjdelendiğini fark ediyoruz. Dolayısıyla son ciltlerde baştakiler kadar güldürme çabası yer almıyor. Hatta Ökkeş Maçta adlı kitapta tabancalı soyguncular devreye girince diziye polisiye bir renk de katılmış oluyor.

Ökkeş Dizisi yer yer çocukları güldürmeyi başarabilecek ama tiplemeleri sağlam olmadığı, esprileri de daha çok söz benzerliklerinden doğan yanlış anlamalara dayandığı için herhangi bir iz bırakmayacak, yinelemelerin ve konu dışı, salt espri olduğu için yazılmış dolgu paragrafların bolca bulunduğu bir dizi. Usta bir mizahçı elinden çıkmış olduğu halde çalakalem yazılmış ve zorla uzatılmış bir izlenim uyandırıyor. Örneğin birinci ciltte Ökkeş’in okul durumundan söz ederken “Kendisiyle beraber birinci sınıfa yazılanlar ilkokulu bitirdikleri halde, o hâlâ birinci sınıfta sıraların en arkasında oturmaktaydı” derken, 9. ciltte farklı bir bilgi alıyoruz: “Ama ya Ökkeş’le Hasan? Onlar okula gitmiyorlardı ki. Hem de hiç gitmemişlerdi; Ne Hasan’ın köyünde ne de Ökkeş’in köyünde okul vardı.”

Yayımcılık açısından Ökkeş dizisi en küçük bir estetik değer taşımıyor. Resimler, özellikle Ökkeş tipi yaşını belli etmeyen, nedense çok abartılmış iri burunlu ve sevimsiz. Çizerin kim olduğu kitaba yazılmamış. Kâğıt ve baskı kötü.

Her şeye rağmen iki usta mizahçımız çocuk edebiyatı konusunda nelerin yapılabileceğine ve nelerin yapılmaması gerektiğine ilişkin canlı örnekler seriyorlar önümüzde…