Doğan Kardeş’ten Bugüne…

DOĞAN KARDEŞ’TEN BUGÜNE…

Doğan Kardeş, adını bir çocuktan alır. Derginin sahibi Kazım Taşkent, 1939 yılında İsviçre’de çığ altında kalarak ölen oğlu Doğan Taşkent’in anısına dergiye onun adını vermiştir.

Bugünkü çocuklar dışında hemen hepimiz hatırlıyoruz Doğan Kardeş’i. Türkiye’de çocuk dergiciliğinin klasikleşmiş adını anarken şöyle bir duraksayıp, “öyle güzel bir dergi bir daha çıkmadı Türkiye’de” derken biraz da aslında Doğan Kardeş’i değil de, Doğan Kardeş okuduğumuz yıllardaki kendimizi özlüyor gibiyizdir. Her ay o özel, üzerinde adımızın daktilo ile yazılı olduğu zarfı alıp açmanın (belki de bir iki dakika açmamanın) hazzını yaşamış olan şimdiki büyükler arasında artık hoş bir söyleşi konusudur Doğan Kardeş. Ama yalnızca o kadarla kalmaz. 1945 yılından başlayarak tam otuz yıllık ömrü süresince gerek Doğan Kardeş dergisi olarak, gerekse Doğan Kardeş Yayınları olarak hala örnek gösterilebilecek bir yayıncılık olayının da adıdır.

Doğan Kardeş adını bir çocuktan alır. Derginin sahibi Kazım Taşkent, 1939 yılında İsviçre’de çığ altında kalarak ölen oğlu Doğan Taşkent’in anısına dergiye onun adını vermiştir.

1979 yılında çocuk kitapları üzerine yapılmış olan bir söyleşi toplatısı sırasında dinleyiciler arasında bulunan bir anne Doğan Kardeş’i gündeme getirerek, “Öyle güzel bir dergi bir daha çıkmadı Türkiye’de…” diye hayıflandığında, bir çocuk söz istemiş ve herkesi şaşırtan bir hitabet yeteneğiyle bu görüşe karşı çıkmıştı. “Hanımefendi yanılıyor bence” demişti, “Kendisinin çocukluğu sırasında belki Doğan Kardeş güzeldi, ama şimdi zaman çok değişti. Bugün bizim için güzel olanlar tabii ki o zamankilerden farklı olacak.” 9-10 yaşlarındaki bu çocuk daha sonra konuşmacılar arasında yer alan Ülkü Tamer’i göstererek, o zamanlar onun yönetiminde olan Milliyet Çocuk Dergisi’ni övmüştü. Gerçekten de Ülkü Tamer’in o günkü sözleri de bu doğrultudaydı. Televizyon faktörünün Doğan Kardeş’in zamanıyla bugün arasında temel bir fark oluşturduğunu belirtiyordu Ülkü Tamer. Ona göre günümüzün Doğan Kardeş’i farklı olmaya mahkumdu.

Aslında zaman yalnızca Doğan Kardeş ve sonrakiler arasında bir ayrıma yol açmakla kalmadı. Doğan Kardeş’in kendi ömrü süresince de son yıllarında klasik düzenlemesini ve içeriğini zorlamasına neden oldu. Hatta bu nedenle tutucu okurunun gözünden düşmesi sürecini de başlattı. Baskı tekniğini değiştirdi. Buna bağlı olarak kullanmaya başladığı kuşe tifdruk kağıdı, önceleri ‘kitap gibi’ olan dergiyi broşür havasına yaklaştırdı. Daha sonra dergideki düzyazı oranı azaltıldı. Buna karşılık çizgi romanların sayısı arttı. Bundan bir süre sonra da zaten kapandı.

Doğan Kardeş’in son yıllarda yaşadığı değişimlerin arkasında kadro değişiklikleri yatıyor olabileceği gibi, Ülkü Tamer’in değindiği televizyon faktörü de bir ayak uydurma sorunu doğurmuş olabilir. Ancak burada bir noktaya dikkat çekmeliyim. Doğan Kardeş’in televizyondan önceki (T.Ö.) halinde çizgi öykülerin oranı çok düşük. 48 sayfada yalnızca 5-6 sayfası çizgi öykü. Buna karşılık her sayıda 8-10 düzyazı öykü var. Televizyondan sonraki (T.S.) dergilerden Milliyet Çocuk’ta ise oran yarı yarıya. Yani tersten bakarsak televizyon faktörünün düzyazıyı azalttığını ve çizgi öyküleri çoğalttığını, daha genel bir deyişle resmi arttırıp, yazıyı azalttığını mı söylememiz gerekiyor?

Çizgi öyküler ve çizgi romanlar üzerine çatışan görüşler vardır. Yine 1979’da televizyondaki bir açık oturumda Demirtaş Ceyhun çizgi romanlara kesinlikle karşı çıkarken, kendi öykülerinden birinden bir alıntı yapmış ve sormuştu: “Haydi bakalım bu cümlelerimi çizgi romanla nasıl verebilirsiniz?” Yine Ülkü tamer bunun bir tür sorunu olduğunu söylemiş ve “Ben de size öyle bir çizgi roman gösterebilirim ki, siz de onu düzyazıyla anlatamazsınız” diyerek karşılık vermişti.

Çizgi romanlar bütün dünyada da tartışma konusu. Ancak kendi başına bir anlatım türü olduğu da gerçek. Sorun şurada: Eğer çizgi romanlar, çizgi öyküler edebiyat dozunu azaltan türlerse o halde bu türleri çoğaltan dergilerde de edebiyat azalıyor, azalmış demektir. İşte Doğan Kardeş’le sonrakiler arasındaki temel fark da burada ortaya çıkıyor. Doğan Kardeş’te dil çok hakim. Derginin başından sonuna her an sizinle birlikte olan, size dergiyi anlatan biri var. Onun sesini öyküleri okurken de duyuyorsunuz. Herhangi bir abonelik vb. duyurusunu okurken de. Hatta dergiyi finanse eden bankanın ikramiye çekilişleri yaptığını duyuran reklam metni bile aynı ‘sesle’ sunuluyor. Genel olarak söylemek gerekirse dergide bir sözlü anlatım var.

Sözlü anlatımın bu anlamda ağırlıkta olması görsel anlatımın zayıf kaldığı sonucuna da varabilir mi? Görsel anlatım denince tabii hemen akla yazıya gerek göstermeyebilecek bir anlatım geliyor. Oysa çocuk dergilerinin hiçbirinde böyle bir şey yok. Bütün resimler metin için yapılıyor. O halde Doğan Kardeş’le sonrakiler arasında resimlerin işlevi açısından bir fark yok. Miktar açısından var tabii, çünkü sonrakilerde çizgi öyküler daha fazla, ama Doğan Kardeş’te de resim olmayan sayfa yok ve resimler metni zenginleştirmek açısından yeterli olduğu gibi, okuru metni okumaya yöneltici.

Bir fark daha var ki çok önemli. Doğan Kardeş’in ilk zamanlarda bütün iç resimleri siyah beyaz. Sonraki dergiler ise tümüyle renkli. Gelin görün ki, renkli baskı işi bir türlü kıvırılamadığından ve biraz da kağıdın kötülüğünden siyah beyaz resimli bir Doğan Kardeş çok daha güzel. Bunun dışına çıkan iki dergi var: Milliyet Kardeş ve Çekirge. Ancak birincisi de çoğu kez renk ayrımı ve baskıda kayba uğruyor.

Sonuç olarak bir soruyu hala sorabiliriz sanıyorum: Dergilerde edebiyatın azaltılması kitap okuma alışkanlığı üzerinde ne gibi etkiler yapmıştır? Acaba “Artık televizyon var, bu nedenle dergide görsel ağırlıklı olmalı” biçiminde özetlenebilecek bir yaklaşım çocuk dergilerinin ‘hafiflemesini’ haklılaştıracak bir gerekçe midir?

Doğan Kardeş bir banka tarafından çıkartılıyordu. Başarısını buna yorma eğilimi de çok yaygındır, ama sorun tanıtma ise bunu günümüzün gazete destekli dergileri çok daha iyi yapabilmekte, ticari olarak bir ölçüde başarılı da olmaktadırlar. Acaba bütün bu dergiler Doğan Kardeş’e benzer bir tavır içinde olsalardı, yani sayfalarında daha çok edebi ürünlere yer verselerde başarısız mı olurlardı? Başarıyı nasıl ele alacağız? Örneğin, bir diş macunu reklamı için hazırlanmış çizgi öykünün (!) baş köşede yer aldığı bir derginin başarısı nasıl ölçülür? Diş macunu satışlarının artmasıyla mı?

Amacım yalnızca Doğan Kardeş’i bir dönüm noktası olarak almak ve ‘edebiyat dozu’ açısından değerlendirmeye çalışmaktı. Bu yüzden günümüzde çıkan dergiler konusunu başka bir yazının konusu olarak ayrı tuttum. Ama Doğan Kardeş’ten sonraki bütün dergilerde edebiyatın söz birliği etmişçesine azaltılmasının nedenleri ve sonuçları önemli gibi geliyor bana. Bugün anne babaların alıp çocuklarına götürdükleri dergiler en fazla yarım saat içinde tükeniyor. Sonra? Sonra televizyon var. Anne babalar diyecekler ki, “Hayır, sonra televizyon yok, önce televizyon var ne yazık ki…” Derginin açığını kitapla kapamaya gelince, Doğan Kardeş’in ortaya koyduğu bir başka gerçek de şu: Çocuğun okuma ortamını canlı tutmak asıl çıkış noktası olmak zorunda. Doğan Kardeş Yayınları bunun en güzel örneği. Dergi dışında Doğan Kardeş Yayınları birçoğumuzun kitaplığında hala dağılıp dökülmeden yer alan, baskısı, dizgisi ve cildiyle zamanı içinde ve hatta şimdi de örnek gösterilebilecek yayınlar yaptı.

Ne olursa olsun, değişen zamanın ve televizyonun etkilerini göz ardı etmemekle birlikte , bugün için Doğan Kardeş olayından yeterince yararlı dersler çıkarıldığı kanısında değilim.