Çocuk Kitapları Alanında Nazlılık Örnekleri…

Yazarlar, çizerler, yayımcılar olarak çocuk kitapları konusunu gündeme alınmaya değer bir konu olarak ele almadaki nazlılığımızın mutlaka akla uygun gerekçeleri var. Bunların başında herhalde ticari nedenler geliyor. Yayımcılar çocuk kitabına yatırım yapamadıkça yazar ya da çizer ne yapsın, denilebilir. Öte yandan yayımcı da ‘verimli’ bir ticari alan olarak görmedikçe bu alana girmemekte de haklı bulunabilir. Ancak işte çocuk yılı falan derken birkaç yıl, takım Nasreddinler, takım Keloğlanlar, takım Behrengiller doldurur ortalığı. Bunlar içinde ne resimleme, ne sayfa düzeni grafik konularında herhangi bir yaratıcılığa yer verilir, ‘herkesin yaptığı’ yapılır yalnızca, sonra da ‘sezon geçince’ çocuk kitabı yayımcılığı yine küçümsenerek bir yana itilir.

Bu küçümsemeyi anlamak çok güç.

Çocuk nüfusun bu denli yoğun olduğu bir ülkede, çocuğun okuyacağı kitabı üretmek gösterilen nazlılığı gelişmiş ülkelerde aynı konuya verilen önemle kıyaslayınca bunu anlamak daha da güçleşiyor. O ülkelerde çocuk daha çocukken okur hale getiriliyor ve büyüyünce de okuyor. Üstelik o ülkelerde televizyon yayınları bizdekilerden daha çok çeşitli ve daha yoğun.

Annelerin babaların çocuklarına kitap bulamadıkları, ama yayımcıların çocuk kitabı satamadıkları tuhaf bir ülkedeyiz. Öte yandan, bu alanın ticari olamadığından yakınan yayımcıların bu işten para kazanmaya pek de gönüllü olmadıklarına ilişkin iki anım var. Bunlardan birincisi bir ara çocuk kitapları yayımlamış olan bir yayıneviyle ilgili. Yurtdışında bu yayınevinin yayımlamış olduğu kitaplardan birinin Japonya’da yayımlanmak istendiğini, ama yayıneviyle haklarını satın alma konusunda bağlantı kurulamadığını öğrendim. Dışardan yayınevine mektup yazdım. O sırada taşındıkları için mektubumu almamış olabilirlerdi, ama döndüğümde kendim gidip konuştum. Dışardaki ilgiliye de yayınevinin yeni adresini bildirdim. Ne yazık ki, çok sonraları yayınevinin kitaplarından birinin Japonya’da yayımlanması için eline geçirdiği, ticari olarak da önemli olan bu büyük fırsatı değerlendirmeye yanaşmadığını, hatta istekliye yanıt bile vermediğini öğrendim. Kendi yayımı olan bu kitap, Japonya’da yayımlandığında belki de o kitabın Türkiye’deki satışından çok daha fazla gelir elde edebilecek bu yayınevi, ama nedendir bilinmez ilgilenmedi.

Yayımcılarımızın birçoğunun onlara ticari olarak da büyük kazançlar sağlayabilecek adımları atma konusunda nazlı olduklarının ikinci örneği de 1984 yılında, yine yurtdışından, o sırada adreslerini bulabildiğim 40 yayınevine yazdığım mektuba yalnızca iki yayımcının olumlu yanıt vermesi (Can ve Remzi). Mektupta Münih’te yapılacak büyük bir sergiden ve bu sergiye kitaplarından örnek gönderirlerse bunun onlara ticari kazanç sağlayabileceğinden söz etmiştim. Gerçektende bu sergide yer alan kitapların toplandığı katalog aracılığıyla çeşitli yayım hakları alışverişi projeleri gündeme gelebiliyor. Ama böyle bir kazanç olasılığı da yine kırka iki oranında değerlendirilmiş oldu.

Bu örnekleri vermemin nedeni çocuk kitabını ticari bulmayan yayımcılarımızın çoğunun aslında kendilerinin ticari fırsatları değerlendirmeye gönüllü olmadıkları izlenimini edinmiş olmam.

Çizerlerimizin nazlılığı son bir iki yıldır kırılır gibi olduysa da yayımcı iş vermediği sürece yapabilecekleri çok fazla şey olmadığı doğru gibi. Uluslararası sergi ve yarışmalara katılma konusunda gönüllülüğün artması başlı başına bir aşama olarak ele alınmalı. İşin doğrusu, özellikle yurtdışında düzenlenen çocuk kitabı resimleme yarışmalarına ve sergilerine dil bilen ve maddi olanakları sayesinde sık sık yurtdışına çıkarak edindikleri ilişkiler aracılığıyla olan bitenden doğrudan haberdar olan bir iki kişi katılabiliyordu. Bu yarışma ve sergilerin broşürleri, Türkçe’ye çevrilip, çizerlere ulaştırıldığında görüldü ki, çocuk kitabı resimlemesi konusunda yabana atılmayacak bir çizer potansiyelimiz var ve bu yarışma ve sergilere katıldıklarında ticari olarak başarılı adımlar da atabiliyorlar.

Çizerlerin yurtdışındaki bu tür etkinlikler kanalıyla atabilecekleri adımlar elbette var, ama yurtiçinde de yapmaları gerekeni tam olarak yaptıklarına inanmıyorum. Bütün yayınevleri, şu anda hep birden çocuk kitabı yayımlamaya karar verseler, elinde yayımlanmaya hazır bir şeyler bulunduran çizer bulmakta kesin bir güçlük yaşayacaklardır. Bir çocuk yayınları editörü olarak henüz benim önüme bitirme ödevleri dışında çalışma örnekleri getirip koyan bir çizer, çalıştığım yayınevinin kapısından girmedi. Yayınevi editörü, genellikle bütçe, piyasa vb. gibi gerekçelerle heyecanlı çizeri dizginlemek, onun önerileri arasından bir seçim yapmak durumunda olmak gerekirken, bizde çizeri şöyle ya da böyle bir kitap hazırlaması için heyecanlandırmaya çalışan editör oluyor.

Bu nazlılığın boyutları, zaman zaman yayınevini de zorlamıyor değil. Çizer aldığı işi yapmakta bile zorlandığı için çoğu kez yayın projeleri aksıyor, çizerin işi basılamıyor, basılamayınca da çizer o işe dayanarak yeni işlere girişemiyor. İşte değerlendirilememiş bir fırsat daha. Kaçırılan bunca fırsata baka baka, çocuk yayımcılığını ticari bulmamak tuhaf değil mi?

Olumlu bir örnek vermeden geçemeyeceğim: Mustafa Delioğlu’nun ilk çizgilerini bir zamanlar Arkadaş Kitaplar’da izledim. Bu çizer, o günden bu güne sayısını belki de bilmediği kadar çok kitap resimledi. Evet, Türkiye’de! Üstelik bu yoğun çalışma temposuyla ulaştığı ustalık görülmeye değer. Özellikle son olarak Serhat Yayınları için yaptığı Nasreddin Hoca resimlemelerini görmelisiniz.

Bir de işin profesyonellik yanı var tabii. Frankfurt Kitap Fuarı’nda kulak misafiri olduğum bir diyalog bana çok şey öğretti. Daha doğrusu, bir monologdu bu, çünkü bir taraf, yani İngiliz yayımcı hiç konuşmuyor, yalnızca yüzünde alaycı bir ifadeyle başını “olmaz!” anlamında iki yana sallıyordu. Konuşan taraf Türk’tü. Kalın bir kitabın haklarını almak üzere yapılan bir konuşmaydı bu ve resimlerin baskı filmlerine para ödememek için, “Biz filmleri kitaptaki resimlerden alırız” diye İngilizi buna izin vermesi için iknaya çalışıyordu. Söz konusu olan kitap, asla böyle bir alaturkalığa izin vermeyecek türde bir sanat kitabıydı. Ve İngiliz, karşısındaki ‘tüccar’a donuk bakışlarını sürdürerek başını iki yana sallıyordu.

O İngiliz yayımcının gülümseyişi ile bizimkinin çırpınışı, çocuk yayınları konusunda dünya karşısındaki durumumuzu açıklayan canlı bir maket gibiydi. Gelişmiş ülkelerin bu konuda ulaştığı noktalardan bir haber, göle yoğurt mayalamaya uğraşıyorduk hala.

Kitapçıların, nazlılığın da akla uygun gerekçeleri var mutlaka. Kitap okuru azsa, gelen müşteri çocuk kitabı almaya yanaşmıyorsa, kitapçı ne yapsın denilebilir. Bu haksız bir yakınma da değil, ama yine aynı şekilde, kitapçılarında gereken her şeyi yaptıkları söylenemez, diye düşünüyorum.

Büyük şehirlerdeki, çocuk kitabı için ayrı bölümleri olan birkaç kitapçı dışında, çocuk kitaplarının kapakları görülmeyecek biçimde raflara sıralandığına, büyüklerin okuyacağı kitapların ise kitabevinin ortasındaki geniş masaya kapakları rahatlıkla görülebilecek biçimde yerleştirildiğine tanık oldum. Hatta, bazı kitapçılar okul öncesi çocukları için hazırlanmış incecik kitaplarda, sırt yazısı yok diye satmaya isteksiz davranıyorlardı. Sırt yazısı olmazsa rafta çoçukların kitabı bulması güç oluyormuş. İşte ticari olmayan bir yaklaşım biçimi daha. Çok satan bir gazeteci-yazarın kitabını, okur, kapağını görüp beğendiği için almaz, içeriği için alır, oysa başka bir nedenle de kitapçıya girmiş olan çocuk okur, kendine yönelik kitapları önceden bilmez, orada görür ilgilenir, büyüğüne aldırmaya çalışır. Nitekim, çocuk kitaplarını bu anlayışla sergileyen kitapçılarda çocuk kitapları satışlarının ötekilerden daha yüksek olması da bunun kanıtıdır.

Çocuk yayıncılığı alanının ticari olmadığı konusunda kesin bir yargıya varabilmek için nazlı yazarlar, nazlı çizerler, nazlı yayımcılar ve kitapçılar olarak yapabileceğimiz her şeyi yapmadığımız söylenebilir mi acaba?