Çocuk Artık Çok Şey Biliyor…

Hakkı Özkan’la bundan beş yıl kadar önce ilk kez bir kitap fuarında tanışmıştım. O ana karar yazdığı hiçbir şeyi de okumadığım için kendisini tanıtırken, “Kırktan fazla kitabım yayımlandı”, dediğinde çok şaşırmıştım. İlk fırsatta yayımlanmış ve yayımlanmamış birçok öyküsünü, şiirini, romanını ve oyununu okudum. İlk fark ettiğim şey Hakkı Özkan’ın son derece üretken bir yazar olduğuydu. Evinde zengin bir masal kitapları koleksiyonu vardı ve rafları bir o kadar da kendi yazdığı ya da uyarladığı masallarla doluydu. Ne var ki yazdıklarının kitaplaşma oranından pek hoşnut sayılmazdı. Evet, kırktan fazla kitabı vardı, ama bir o kadar çalışması da bir kıyıda keşfedilmeyi bekliyordu.

Hakkı Özkan 1926 yılında Bursa’da doğmuştu. Balkanlardan göç eden bir ailenin ilk çocuğuydu. Okuyamamış, çeşitli işlerde çalıştıktan sonra basımevlerinde karar kılmıştı.

– Yazmaya ilgi duymanız nasıl başladı?

ÖZKAN – Her şanslı çocuk gibi benim de çocukluğum masal dinlemekle geçti. Çoğunlukla annemin anlattığı bu masallar beni çok etkilerdi. İlginçtir, o sıralarda annemden dinlediğim birçok masalı sonradan Homeros’tan okudum. Bu masalların edebiyata ilgi duymamda etkisi büyük oldu. Okumaya ilgim daha sonra da sürdü. Cağaloğlun’da teyzem otururdu. Çocukluğum bu nedenle burada geçti sayılır. O zaman Cağaloğlu şimdiki gibi iş merkezi değildi. Evler vardı ve bu evlerde daha çok zenginler otururdu. O zaman da kitapçı vitrinlerine bakmaya bayılırdım.

– Ne tür kitaplar okurdunuz o yıllarda? Neler yayımlanırdı?

ÖZKAN – Jules Verne okurdum örneğin. Ateş Çocuklar’ı okurdum. Türkiye Yayınevi çıkartırdı. Bir de Yavrutürk vardı. Cumartesi günlerini iple çekerdim Yavrutürk çıkacak diye. Ama bu Yavrutürk tabii sizin çocukluğunuzda çıkan Yavrutürk değil. Ondan yirmi sene önce. En çok da Çetin Kaptan’ı severdim; Rakım Çalapala çizerdi. 1001 Romanı da bilmeyen yoktur tabii. Düşün, o tarihte yirmi bin satardı. Bir de Jean de La Hire tarafından yazılmış olan İki Çocuğun Devrialemi adlı kitabı hatırlıyorum. Aslında on ciltlik bir kitaptı: Sonraları ben o kitapları yeniden yazdım.

– Nasıl yani?

ÖZKAN – O kitaptaki serüvenler hep Fransız sömürgelerinde geçer. Irkçı bir havası vardır. Olayları değiştirdim, uyarladım.

– Benim okuduğum kitabın kendi çevirisiydi. Jano ile Yanik adlı çocukların dünyayı dolaşma serüvenleri çok heyecan vericiydi. Nasıl bir değişiklik yapılabileceğini kestiremiyorum.

ÖZKAN – Çocukları Türk çocukları yaptım. Olaylara da Atatürkçü bir hüviyet verdim. Kitabın adı da Macera Çocukları oldu. On cilt yerine benim yazdıklarım 7 cilt tuttu ve hepsi bir günde çıktı.

– Peki bu tür uyarlamalar konusunda ne düşünüyorsunuz? Örneğin sizin tiyatrolarda da oynanan Pilli Bebek’te bilim adamı bir pilli oyuncak yapar. Bu bana Pinokyo’yu yapan Geppeto ustayı hatırlatıyor. Pilli Bebek de tıpkı Pinokyo gibi iyi bir insan olursa gerçek insan olacağı sözünü alıyor. Bu durumda Pinokyo’yu yeniden yazmış olmuyor musunuz?

ÖZKAN – Evet, yeniden yazma bu, ama aynısını yazmıyorum. Değiştiriyorum. Kendi söylemek istediklerimi katıyorum. İnsan örnek aldığı esere kendisinden bir şey katabiliyorsa güzel bir şey yapmış olur. Bunda ayıp bir şey yok. Çok kimse bunu yapıyor. Hem Leyla ile Mecnun’u herkes söylemiş, ama en güzelini Fuzuli yazmış.

– Eskiye oranla çocuk kitapları alanında gelişme var mı sizce?

ÖZKAN – Eski ile şimdiyi karşılaştırdığımda tabii ki gelişme görüyorum. Eskiden çocuk kitapları telif değildi, daha çok tercümeydi. Resimleri de yabancıydı.

– Evet, eski Jules Verne basımlarında çok güzel gravürler var…

ÖZKAN – Tabii. Ama ben telif eserlerin çoğalmasını isterdim. Bakın örneğin Türk çocuk klasiği kavramı yok.

– Neden yok sizce? Ya da neden oluşamadı?

ÖZKAN – Telif ücreti azdı. Üstelik çeviri kitaplar yine de ucuza geliyordu. Yayınevi kimseye bir şey sormadan dilediği kadar basıp basıp satıyordu.

– Şimdi?

ÖZKAN – Şimdi de aynı şeyler oluyor tabii. Ama bence çözüm gerçekten ya devletin ya da güçlü bir yayınevinin şöyle yüz kitaplık Türk çocuk klasikleri dizisi yayımlaması. Geçenlerde Jules Verne ile ilgili bir yazı okudum. Yayımcısının büyük desteği olmuş onca kitabı yazmasında. Örneğin ben bir ara bir deniz romanı yazmak istedim. Kolay mı? Hiç değil. Bir kere yasalar var. Eğer bir tekneye binip örneğin Türkiye kıyılarında dolaşmak istesem, önce denizci olmalıyım. Doğal, ama her yeri özgürce dolaşamayacağım. İzin almam gerekiyor. Diyelim bunu da hallettim; hesapladım o zamanki, yani galiba yirmi sene önceki parayla dört aylık bir gezi yaklaşık yüz bin lira tutacak. Sanıyor musunuz ki ben bu parayı yazdığım kitabın karşılığında bu kadar telif ücreti alabileceğim. Tabii ki bu ortamda çocuk kitabı yazmak güç. Geçen gün bir kitabım için yüz bin lira önerdi bir yayıncı. Sordum: ‘Yahu siz bu kitabı bu paraya daktilo ettirebilir misiniz?’ diye. ‘Ettiremeyiz’ dediler bir de utanmadan.

– Çocuk kitapları yazarı olmak nasıl bir şey? Örneğin siz daktilonuzun başına oturduğunuzda yazacağınızın çocuk kitabı olacağını nasıl baştan belirleyebiliyorsunuz?

ÖZKAN – Biliyorsunuz, aslında güzel çocuk romanları herkes için yazılmış olanlardır. Örneğin Jack London’ın ‘Vahşetin Çağrısı’ adlı kitabı çocuklar için yazılmamıştır, ama herkes için çok güzel bir romandır. Benim Taş adlı romanımı ben de çocuklar için yazmadım. Ama çocuk kitapları dizileri içinde yer aldığı için öyle biliniyor. Yazdıklarımı çocuk kitabı diye düşünmeden yazdım kısacası.

– Kitaplarınıza gelelim. “Her Çocuğun Kanadı Vardır” bir fanteziyle başlıyor. Gerçekten kanatları olan ve uçabilen bir çocuk. Sonra birden polisiyeleniyor. Aynı şey “Sihirli Toz”da, “Pilli Bebek”te de var, neden?”

ÖZKAN – Gerilim yaratmak istiyorum tabii. Orhan Kemal bir gün bana şöyle söylemişti: “Eğer öyküye, ‘Kapkara kıllı bir el hırsla uzanır ve arabanın kapısını olanca gücüyle çeker’ diye girdin miydi öykün okunur.

– Uçan çocuk fantezisinin ardından hırsız-polis, iyi adamlar-kötü adamlar da belli bir yaşam biçimini yeniden üretmek olmuyor mu?

ÖZKAN – Şimdi bakın televizyon her şeyi karşımıza getiriyor, çocuğu eskisi gibi yaşamdan soyutlayamıyoruz artık. Geçen gün bir öğretmen arkadaşıma dedim, verdiğin eğitim yanlış, diye.”Türküm doğruyum” yerine, “üç kağıtçıyım” falan dedirtseydi daha kolay uyum sağlardı çocuklar yaşama. Yani benim kitabımda hırsız-polis günümüz gerçekleriyle karşılaştırıldığında öyle masum kalıyor ki!

– Çocuk kitapları yazmak isteyenlere ne dersiniz?

ÖZKAN – Son olarak şunu söyleyeyim. Okuma zevki çocukluktan kazanılır, ama düşünün bazı öğretmenler beyaz dizi okuyor. Onlar da okumanın zevkine varamamış. Okuma yazma oranı yükseldi, evet, ama okuyup yazmak imza atmak demek değil ki. Sınıflarda 60-70 kişi var, çocuklara kitap sevgisini öğretmen nasıl verebilir?