Bulutlar Ne Renk?

Çocuk kitabı resimlemeleri için yapılmakta olan bir değerlendirme toplantısında seçici kurul üyelerinden biri, “çocuklar zevksizdir,” demişti, “kırmızıyı severler!”

Toplantı sırasında birçok şey konuşulmuş, tartışılmıştı, ama sanırım bu saptama dışında hiçbiri bu denli net olarak aklımda kalmadı.

Çocukken altı renkli ilk suluboya takımım alındığında sevincimden çılgına dönmüştüm. Teneke bir kutu üstünde cıvıl cıvıl üç resim. Resimlerden birini hatırlıyorum; fare kulaklı bir fil. Şimdi görsem herhalde ‘piyasa işi’ deyip geçeceğim resimler. Resimlerdeki kırmızı, sarı ve mavinin en canlı tonları hala belleğimde. Zaten beni çılgına döndüren de bir boyaya sahip olmamın yanı sıra o renklerdi sanıyorum. Kutunun kaygan kapağını yanağıma bastırıp öyle uyumuştum.

İlk yaptığım resimler büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı bende; o boya kutusunun üstündeki renklerin parlaklığını elde edemiyordum bir türlü. Zaten kutunun içindeki boya hiç de vermesi gereken rengi vermiyordu. Güdük bir fırçayı boyanın üzerine sürttükçe çamurlu bir renk oluşuyor , kağıdın üzerinde iyice çirkinleşiyordu. Kısacası kutunun üzerindeki renklerle içindeki renklerin birbirleriyle ilgisi yoktu. Oysa o kutuya sahip olan birinin o kutunun üzerindeki resimleri yapabileceğine inanıyordum. Tıpkı şimdi de, “Van Gogh” marka fırçayla çalışırsam resimlerimin daha iyi olacağını sanmaktan kendimi alamadığım gibi… (Neyse ki kulağımı kesmeye kalkmadım daha)

İlkokulda resim yapmak üzere kırlara çıktığımızda arkadaşlarımın bulutları maviye boyadıklarını fark edip, bulutların mavi değil, beyaz olduğunu söylemiştim. Hepsi birden yanıldığımı söylediler. Üstelik bulutlarda vardı gökyüzünde. Bembeyazdılar. Ama sanki gözlerimiz renkleri ayrı ayrı algılıyordu. Sonunda öğretmenimize sorduk. Kendimden o kadar emindim ki… Ne olsa beğenirsiniz! Öğretmenimiz de “Tabii, tabii bulutlar mavi olur…” demez mi! Şimdi artık bulutları maviye boyamanın çocuklar arasında çok yaygın olduğunu biliyorum, ama bundan söz ettiğim bazı büyüklerin beni ciddi ciddi dinledikten sonra, “Hiç düşünmemiştim, bulutlar gerçektende mavi değil yahu, hay Allah! Ne kadar da dikkatlisin!” demelerine hala alışamadım.

O günlerde resimle olan ilişkimin bir yığın ayrıntısı içinde unutmadıklarımdan biri de kırmızıyı çok sevdiğim, yani “zevksiz” olduğum. Şimdi artık aradan yıllar geçti ve çok şey değişti. Ama ben hala ve aynı inançla seviyorum kırmızıyı… Hele o vermillion tonu yok mu! Özellikle matbaa mürekkebinin verdiği sonuç çok çekici. Bu nedenle de bir ara furya halinde yayımlanan boyama kitapları çocukların çok canını sıkıyordu. Zavallılar ellerinde soluk kuruboyalarıyla matbaa mürekkebiyle elde edilmiş rengin aynısını saman kağıdı üzerine boyayabilmek için hırslanıp duruyorlardı. Resim sanatından anlayan anne ve babalar bu boyama kitaplarına şiddetle karşı çıktılar; çocuklarına almadılar. Onlara göre boyama kitaplarındaki hazır verilmiş olan resimlerin içini boyamak durumunda kalan çocuk resmedilen nesne ve durumları değişmez klişeler halinde algılayacak, dolayısıyla sanatsal yaratma dürtüsünü asla hissetmeyecekti. Boyama kitaplarının tümden zararlı olduğunu düşünmemekle birlikte çocuğun resim zevkinin gelişmesi açısından sınırlayıcı bir yanının da var olduğunu kabul etmek zorundayız galiba. Çünkü sonuç olarak boyama kitabındaki resimler ne bir öyküyü görsel olarak ifade eden resimler, ne de kendi başına bir anlatım amacı taşıyan resimler. Yalnızca kalın dış çizgili, geniş boyama yüzeylerinden oluşmuş tek figürler, örneğin bir maşrapa ya da top. Topun farklı renklerdeki dilimlerini boyamaya çalışmak şu yararları sağlayabilir; çocuk renkler hakkındaki temel bilgileri alır, maviyi, sarıyı, kırmızıyı birbirinden ayırır; kalem ve kağıtla tanışıklığı artar, eli ile kalem arasındaki uyumu sağlamaya başlar, kısacası kalem tutmayı öğrenir; resmi boyayıp bitirdiğinde ise, renkler tam olarak tatmin etmese de bir iş başarmış olmanın ferahlığını duyar. Bütün bunların yanı sıra el hakimiyetini sağlarken eli ve beyni arasındaki koordinasyon gelişir. Özetle, boyama kitaplarına yalnızca resim eğitimi açısından yaklaşmak, bu saydığım öteki işlevlerini görmezden gelmek doğru olmaz.

Resimlerin boyama kitaplarında olduğu gibi fiziksel işlevler taşımadığı, bir sanat dalı olarak edebiyata eşlik ettiği öykü kitaplarında ise, durum bambaşka. Boyama kitaplarında resimlerin niteliği ne olursa olsun, çocuğun doğrudan katılımı söz konusu. Oysa resimli öykü kitaplarında nasıl öyküyü yalnızca okumakla yetiniyorsak, yani biz kendimiz oluşturmuyorsak, resimlerden de öyküyü izlerken yararlanıyoruz, hepsi bu. Tabii öyküyü oluşturmanın okura bırakıldığı kitaplar da olabilir. Örneğin, yıllar önce Ankara’da Som Yayınları’nın yayımlamış olduğu çok güzel bir kitapta başlangıcı verilen öyküleri çocukların tamamlayıp yazmaları bekleniyordu. Sonuç olarak resimli öykü kitaplarını çocuğun resim eğitimi ile ilgili olarak ele almaktan çok, çocuğun öyküden alacağı hazzı ikiye katlayıcı bir sanatsal katkı olarak, kabul etmek daha doğru olur. Hatta, öyle kitaplar var ki, bunlarda resim metne yardımcı olmaktan çok, metin resimlere eşlik ederek görsel öykünün anlatımını zenginleştiriyor. Daha da ötesi, Mitsumaso Anno adlı Japon çocuk kitapları çizerinin dünyaca ünlü birkaç kitabı var ki, bu kitaplarda hiç metin yok. Oysa öykü var, hatta öyküler var. Şimdi bu kitaba kalkıp resimli kitap demek uygun değil. Kitap yalnızca resimden oluşuyor zaten. Bu kitaba, hatta metinle resmin eşit ağırlıkta yer aldığı kitaplara resimli kitap demekten çok resim-kitap denilmesi daha uygun.

Resimli kitap ya da resim- kitap özellikle okuma öncesi çocuklar için öncelikle resim sanatının benimsetilmesi açısından değil, öykünün netlikle ifade edilmesi açısından önemli. Kitap sonuç olarak merak dürtüsüyle her şeyi anlamaya çabalayan çocuğun taze beyni için yeni birtakım şeylerin yer aldığı bir araç. Dolayısıyla, kitabın içinde nelerin olduğu, yani tavşanın, kuşun ya da kendi gibi bir çocuğun başına nelerin geldiği onun asıl ilgi alanı. Dolayısıyla, isterseniz siz resimlerinizi hiçbir sanatsal değeri olmayan çöpten adamlarla oluşturun; çocuk yine öyküyü aynı etkinlikle izleyecektir. Onun için resimlerin taşıdığı sanatsal değerden çok, anlatılan öyküyle olan tutarlılığı ya da tutarsızlığıdır. Öyküde söylenen bir şey resimde başka türlüyse ya da resimde var olan önemli bir şey öyküde atlanmışsa, bu çocuğun kitaba karşı güvenini son derece sarsar. Resimleri sanatsal değer olarak sıfır olan fakat metinle uyumlu bir kitap, sanatsal değeri yüksek resimlerin bulunduğu fakat konuya metinden farklı yaklaşan bir kitaptan daha az zararlı bence.

Kötü resimli kitapları mı savunuyorum? Tabii ki, hayır. Çocuğa kitap alırken hem öyküsü, hem resimleri son derece güzel olan; metni edebi, resimleri de sanatsal değer taşıyan kitapları aramalıyız. Çünkü çocuk sonuç olarak kendisine en çok sunulanı benimseyecektir. Zevklerinin gelişmesi, incelmesi hep çocukluğunda çevresinde oluşturulan atmosferin niteliğine bağlıdır. Bu atmosferi televizyon, arabesk müzik, kötü insan ilişkileri, kötü yemekler, çirkin duvar badanası, kötü diyaloglar nasıl kirletiyorsa, çirkin resimli çocuk kitapları da kirletir. Bu yüzden önemlidir, çocuk kitaplarındaki resimlerin sanatsal değer taşıması.