Bir Masal Bir Çizer…

Gagasında kan damlaları olan küçük kuş, gri gökyüzünde üç kez dolaştı. İbrahim Niyazioğlu yaşayabileceğim en güzel editör-çizer ilişkilerinden birinin yanı sıra, o pazarlıksız dostluğunu da alıp gitti.

Gökkuşağı ve Ekmek Çiçeği

“Düşler Çağı’nın Ay’ın bile var olmadığı uzun bir zaman öncesinde Avustralya’nın Kabuk Adası’nda üç erkek kardeş yaşardı. Adları Walara, Nabijura ve Kuramon olan bu üç kardeşten ikisi yakışıklı ve güçlüydü. En küçükleri Kurramon ise gösterişsiz ve çelimsizdi.

Günler birbirini kovalayıp giderken, bu üç genç adamın üzerine kopkoyu bir gölge düştü. Çünkü üçü birden aynı kıza Lamari’ye aşık olmuşlardı. Her biri Lamari’nin kendi karısı olmasını istiyordu.

Lamari mia-mia’sında tek başına yaşar, yerlilerin kullanması için hasır sepetler örerdi. Gözleri kapkara ve boncuk gibi parlaktı. Uzun parmaklarıyla hasırları örüp sepet yapmada onunla yarışabilecek tek kız bile yoktu kabilelerinde.

Walara ve Nabijura, Lamari’nin sevgisini kazanmak için ona yiyecek götürmeyi kararlaştırdılar. “Böylelikle bizim iyi birer koca olabileceğimizi anlar” dediler. “Biz de ona ikimizden birini seçmesini söyleriz.

Seçilenin diğeri tarafından kıskanılmayacağına ilişkin söz verdiler birbirlerine. İlkin Walara denizden taze taze yakaladığı balıkları götürdü Lamari’ye. Fakat Lamari, onun eşi olmayı ret etti. Bunun üzerine Nabijura, çalılıklardan yakaladığı av hayvanlarını götürdü. Fakat Lamari onu da ret etti.

İşte o zaman, gösterişsiz ve çelimsiz Kurramon, ağabeylerinin bütün alaylarına ve küçümsemelerine karşın, şansını denemeye karar verdi.

“Lamari seni ne yapsın?” dedi ağabeyleri, arkasından kahkahalarla gülerek.

Kurramon, çalılıklarda tek başına güzel Lamari için meyve topladı. Sonra birkaç balık yakaladı ve mızrakla bir kanguru avladı. Kısa bir süre sonra, topladığı yiyeceklerin miktarı ağabeylerininkini geçmişti.

Fakat armağanlarını bu güzel kıza götürmeden önce annesinin mezarını ziyaret etti. Annesi öleli tam on dört gün olmuştu. Ellerini mezar toprağına bastırdığında annesinin bütün gücü ona geçti. Kendisini güçlü ve iri hissetti Kurramon.

Sonra cesaretini toplayarak tüm yiyeceklerle Lamari’ye gitti ve ondan karısı olmasını istedi. Lamari gülümsedi, ayağa kalkarak genç adamın ellerini avuçlarının içine aldı. En çok onu sevdiğini söyledi.

Böylece Lamari ile Kurramon karı koca oldular.

Fakat Kurramon, erkek kardeşlerinin, Lamari’yle bir çift oluşturduğunu öğrenmelerinden ve onlara kötülük yapmalarından korkmaya başlamıytı şimdi de. Bu yüzden mia mia’sını çalılıkların arasına yaptı. Kardeşleriyle karşılaştığında karısından söz etmiyor, arkadaşlarını görmeye giderken onu beraberinde götürmüyordu, ama ağabeyleri çok geçmeden bir tuhaflık olduğunu sezdiler. Lamari nedense hiç ortalarda görünmüyordu.

Bu yüzden, bir gün Kurramon çalılıklara yiyecek taşırken peşine düştüler. Bir ağacın arkasına gizlenerek, karısını kucaklayışını izlediler. Onları en çok kızdıran şey, Lamari’nin Kurramon’a bakışıydı: Gözleri onu gerçek bir aşkla sevdiğini söylüyordu. Bunun üzerine Kurramon’dan nefret ettiler. Kafa kafaya verip onu en emin yoldan nasıl ortadan kaldırabileceklerini planladılar.

Ertesi gün üç kardeş avlanmaya çıktıklarında, ilk ikisi konumlarını öyle ayarladılar ki, Kurramon onlarla avlayacakları hayvan arasında kaldı. Mızraklarını savururlarken hayvan değil Kurramon’du nişan aldıkları. Fakat Kurramon, çok geçmeden niyetlerini anlayarak, ağabeylerinin her devinimini büyük bir dikkatle kollamaya başladı. Çevik sıçrayışlarla, bu nefretle savrulan mızraklardan tek tek sıyrılmayı başardı.

Bir gün, Walara ve Nabijura, Kurramon’u birlikte balık avlamaya çağırdılar. Kurramon büyük bir olasılıkla onu boğmaya kalkışacaklarını bildiği halde, önerilerini kabul etti: Çünkü yiyecek çok kıttı, ayrıca üçü bir olup tekinin avlayabileceğinden çok daha büyük bir balık avlayabilirlerdi.

Kardeşleriyle kayalığa gitmeden önce Lamari’ye endişelerinden söz etti. “Beni öldürmeye çalışacaklarından hiç kuşkum yok. Sonra da ikisinden biri seni karısı yapmak isteyecektir. Eğer gagasında kan damlaları olan küçük bir kuş buraya uçarsa, o zaman bil ki ben artık yaşamıyorum.”

Bu sözleri duyan Lamari’nin üzüntüden eli ayağı boşandı, dili tutuldu. Kurramon ona veda ederek kardeşleriyle birlikte denize doğru uzaklaştı. Acımasız ağabeyleri planları uyarınca kanoyu, kayalıkta dev bir istiridyenin yatmakta olduğu bir yere çektiler. Zavallı Kurramon kendisine hazırlanan bu tuzaktan habersizdi.

Oraya vardıklarında, ağabeyleri Kurramon’a, “Sen kayalığın dibine dalıp bir iki balık zıpkınla, bu arada bizde rüzgarda sürüklenmesin diye kanoyu tutalım” dediler.

Böylece Kurramon denize daldı. Büyük büyük balıkların bulunduğu kayalığa doğru yüzdü. Gözüne avlayabileceği bir balık kestirmeye çalışırken birdenbire dev istiridye her iki elini de kapıp kabuklarının arasına sıkıştırdı. Kısa bir süre içinde, deniz suları Kurramon’un ağzına ve burnuna doldukça zavallı Kurramon çok geçmeden kayalığın üstünde can verdi.

Endişeli endişeli denizi gözleyen ağabeyleri, sonunda Kurramon’un, hala dev istiridye tarafından tutsak tutulan cansız gövdesini gördüler. Küreklere asılarak hızla oradan uzaklaştılar.

O sırada, gagasından kan damlaları akan küçük bir kuş Lamari’ye doğru uçtu. Lamari, kuşu görür görmez olup biteni anladı. Acı içinde, kocasının mızrağını alıp bütün gücüyle göğsüne sapladı. Öyle bir saplayış saplamıştı ki, mızrak gövdesinden geçerek onunla birlikte yere çakıldı.

Böylece Walara, Lamari’nin evine vardığında onu ölü buldu. Korku ve öfke içinde, bu kötü haberi ulaştırmak üzere derhal Nabijura’nın evine koştu.

“Haydi çabuk kayalığa gidelim” dedi, “Kardeşimizi oradan çıkaralım. Eğer onu tekrar yaşama döndürebilirsek, belki o da mızrağını karısının göğsünden çıkarabilir. Böylelikle Lamari yaşamaya devam eder.

Walara ve Nabijura kanolarını çarçabuk denize indirdiler, Kurramon’un dalgayla usul usul sürüklenen cansız gövdesini buldular. Fakat ne yazık ki onu görmeleriyle, gözden yitirmeleri bir oldu.

Ortalıkta büyük bir sessizlik hüküm sürüyordu. İki kardeş, soluk bile almaktan korkarak Kurramon’a ait bir belirti yakalayabilmek umuduyla denizi inceden inceye gözden geçiriyorlardı ki, birden bire inanılmaz bir şey oldu: Rengarenk bir balık, suyun dibinden mızrak gibi fırladı. Ardında bir renk demeti bırakarak gökyüzünde büyük bir yay çizdi ve çok uzaklarda tekrar denize doğru kıvrıldı. İnsanlar bu renk demetine gökkuşağı dediler.

Walara ve Nabijura üzgüz üzgüz kıyıya dönerlerken, gökkuşağı peşleri sıra izledi onları. Yayını, çalılıklarda Lamari’nin yattığı mia mia’ya erişene kadar uzattı. Renkler, Lamari’nin cansız gövdesini sarıp sarmalayarak, onu gökkuşağının altında yetişen ekmek meyvesi çiçeğine dönüştürdüler.

O gün bu gündür, ne zaman yağmur ve güneş dünyayı birlikte ziyaret etseler, ekmek meyvesi çiçeği açar, gökkuşağı da ona bir zarar gelmesin diye üzerinde nöbet tutar.

İşte bu, Lamari ile Kurramon’un sonsuza değin yaşayacak sevgilerinin öyküsüdür.”

Masalı okuyup başını kaldırdığında İbrahim’in gözlerinde o müthiş pırıltıyı gördüm. “Bu masalda bir şey var” dedi. O masalı resimlemesi için daha önceden başka çizerlere de vermiştim ve o çizerler de masalı sevmişlerdi, ama bu kez başkaydı. İbrahim’in gözlerinde hatta bütün yüzünde o masaldaki “bir şey” pırıl pırıl parlıyordu. Editör – çizer bağlamında yaşanabilecek en güzel anlardan biriydi o an.

İbrahim, masal metnini alıp giderken heyecan içindeydi. Daha sonra eve telefon edip gelmek istediğini söyledi. Masal üzerine konuşmak istiyordu. Biraz ürkmüştüm doğrusu. Beni kat kat aşan, bu tarifsiz coşku yoğunluğuna ayak uydurabilecek miydim? Saatlerce süren bir maraton koşusuna katılmışım gibi soluk soluğa, İbrahim yetişmeye, Kurramon’un öyküsü için İbrahim’in tasarladığı resimleri onunla birlikte gözümün önüne getirmeye çalışıyordum. Avustralya’da ağaç oyma motifleri üzerine bir kitaptan söz ediyordu. Daha önce Aztek Güneşi adlı masalı resimlerken uyguladığı yöntemi düşünüyordu. Aztek motiflerini özgün halleriyle kullanmamıştı; ama resimlere baktığınızda Aztek motifleri olduğuna emin oluyordunuz. Aztek motiflerinden yola çıkarak bir tür kendi motiflerini üretmişti İbrahim. Sonunda ilk resmi bitirdi. Telefonda “Ne olur sen gel, resmin başından ayrılamıyorum” dedi. Sanki resim Cihangir sırtlarından Boğaz’a bakan çalışma masasının üzerindeki cansız bir resim kağıdı değil de bebeğiydi onun, bırakamıyordu.

Yaptığı resim inanılmaz derecede güzeldi. Bunu belirtirken bir yandan da endişeliydim. Benim resimle ilgili çok şeyler söylememi istiyordu, öte yandan söyleyeceklerime çok dikkat etmeliydim. Sıradan övgüler değildi aradığı. Gerçek şeyler söylemeliydim. Tabii, resmi güzel bulmam onu mutlu ediyordu kuşkusuz.

Resimlerin tümünde hakim renk olarak toprak rengini kullanmayı öneriyordu, ama hangi tonda karar kılmalıydı? Bu sorun uzun süre kafasını kurcalayacaktı onun. Belki evinin bir köşesindeki heykelini oyarken, ya da bir denizaşırı gemide telsizci olmak için gittiği telsiz kursunda da aklında bu sorun vardı.

İbrahim bu resimler üzerinde birkaç ay çalıştı. Bitirmeyi tasarladığı süreyi çoktan geçti, ama coşkusu bir an soluklaşmadı.

Sık sık telefon ediyor, geliyor ya da beni çağırıp hangi aşamada olduğunu izlememi sağlıyordu. İlk resme baktığımda duyduğum sevinç ötekileri gördükçe artıyordu. O da çok mutluydu. “Çok güzel bir iş oluyor” diyordu.

Kitabın basılabilmesi için resimlerin renk ayırımına verilmesinden bir süre sonra İbrahim, çok üzgün bir ifadeyle odama girdi. Sesi titriyordu. “Resimlerimi kesmişler!” dedi. Renk ayrımı filmlerini yapan ustalar, resmi değil ama yan yana duran iki resmi birbirinden ayıracak şekilde kağıdı ikiye kesmişlerdi. Oysa İbrahim o resimleri özellikle renk uyumu açısından yan yana yapmıştı. Kitap açısından fark etmese de resimlerin sergilenmesi açısından bu önemliydi.

İbrahim’i teselli etmek mümkün değildi. Üzüntüyle ayrıldı. Kitap basıldığında kendisine haber vermemi istedi.

Gagasında kan damlaları olan küçük kuş gri gökyüzünde üç kez dolaştı. İbrahim Niyazioğlu yaşayabileceğim en güzel editör – çizer ilişkilerinden birinin yanı sıra, o pazarlıksız dostluğunu da alıp gitti.

Acı da renklerinden biriydi gökkuşağının…