Beynimdeki Kütüphane…

(26 mart 2019, Atatürk Kitaplığında Kütüphane haftası vesilesiyle yaptığım konuşma)

Her sene bu vakitlerde “Kütüphane Haftası” gerekçesiyle bir araya gelen ama aslında kendi küçük veya büyük mekanlarındaki rafların arasında dolaşırken arada binlerce kilometre mesafe olsa da taşıdıkları çok özel ruh nedeniyle bence hep birlikte olduklarını düşündüğüm siz kütüphanecileri, söylemekten hoşlandığım şekliyle siz “kitap insanlarını” sevgiyle selamlıyorum.

İlkokul yıllarımdan birinde hayatımda ilk kez tek başıma bir kütüphanenin kapısından içeri girdiğimde beni gülümseyerek karşılayan kütüphaneci ablanın bir insanın hayatını nasıl değiştirdiğinden hiçbir zaman haberi olmadı.

Kütüphanecilik böyle bir şey… Tıpkı öğretmenlik gibi, karşılığını hemen alamadığınız, Halil Gibran‘ın çocuklar için söylediği “geleceğe atılan oklar…” misali…

O kütüphanenin kapısından giren çocuk bir arayış içindeydi ve eğer o kütüphaneciden asık bir surat görseydi gerisingeri kaçacak ve kitaplar belki hayatında önemli bir rol oynayacak kadar güçlü bir varlık gösteremeyecekti.

O aşırı utangaç, konuşurken kimsenin yüzüne bakamayan çocuğa utangaçlığını yenip sokaklarda insanlara kütüphanenin yerini sorabilme cesareti veren şey neydi? Köpeklerden çok korkan o çocuk hangi güdüyle, nasıl olup da kim bilir kaç kilometrelik mesafeyi, dikenli çayırlarla ve ısırgan çoban köpekleriyle dopdolu bayırları yürüyerek kat etmeyi göze almıştı?

Neyin peşindeydi? Ne istiyordu? İhtiyaç duyduğu şey neydi?

Dokuz on yaşlarındaydı. Artık büyüdüğünü düşündüğü bir yaşa gelmişti. Önceki yıl “birinci sınıf” bebesi olmaktan çıkmıştı. Daha önceki yıl ise önemliydi çünkü sınıf olarak okumayı öğrenmişlerdi. Sihir gibiydi. Kȃğıt üzerindeki karalamalar anlam kazanıvermişti. Okumayı öğrenmeden önce ise var olan tek tük bir iki kitabın resimlerine bakıp duruyor ve kendi öyküsünü anlatıyordu. En sevdiği oyun, okuyormuş gibi yaparak birbiri ardınca yetişkinlerin okumalarını andıran ses dizilerini sıralamaktı. Gülüyorlardı ona.

***

Okumak nasıl bir şey? Doğuştan mı geliyor? Doğar doğmaz okuyamıyoruz. Ama olsun. Doğar doğmaz bisiklete de binemiyoruz ama defalarca düştükten sonra sonra bir an geliyor dengemizi buluyoruz ve artık dönüşüyoruz; bisiklete binebilen biri oluyoruz.

Okumak da öyle. Bir an geliyor ve “okur” oluyoruz.

Nasıl okur oluyoruz? Kȃğıt üzerindeki “A” harfini gördüğümüzde nasıl oluyor da ona sesiyle A adını veriyoruz ve okuyoruz?

Bilgisayar dünyasında kullanılan optik karakter tanıma uygulaması ışıkla bir yüzeyi tarıyor ve A harfini tanımlayan üç çizginin belli bir pozisyonda bir araya geldiği durumu seçiyor. Yani iki çizgi tepeden birleşmiş ve aşağıya doğru ayrılan uçlarının ortasından “yere” paralel bir üçüncü çizgi geçiyor. Bilgisayarın veri tabanında bu şekilde bir araya gelen üç çizginin A harfi olduğu tanımlanmış olduğu için de bilgisayarımız onun A olduğuna karar verip kendi font havuzundan onu A olarak seçiyor.

Beynimiz de böyle mi okuyor?

Eğer bu prensiple okuyorsa o halde tıpkı bilgisayarlarda olduğu gibi belli bir veri tabanı “önceden” zihnimize, dolayısıyla genetiğimize yüklenmiş olabilir mi? Ve bu yüklenmiş olan veri tabanı, yani bu yazılım evrilerek biz okurları oluşturmuş olabilir mi?

Bu pek mümkün görünmüyor. Mümkün görünmüyor çünkü yazının en fazla 5000 yıllık bir tarihi var. Evrimde bir milyon yılın bile göz kırpması sayılabileceği düşünülünce bu kadar kısa bir sürede okuma gibi bir becerinin genetik bir özelliğe dönüşmesi düşünülemez bile.

Bugünkü becerilerimizin tümünü genetik miras ile gerekçelendirmek, bulunan ilk insan fosilleriyle aramızdaki fiziksel farklılıkları doğanın değişen koşullarıyla açıklamak mümkün. Örneğin daha birkaç gün önce insanın beslenmede etten tahıla doğru yönelmesinin üst diş grubunun biraz daha öne çıkmasına sebep olduğu, bunun da örneğin F ve V seslerini kullanmaya başlamakla sonuçlandığına ilişkin kuramlar okuduk. Küçülen ve işlevi azalan tırnaklarımız, vücutlarımızdan eksilen kıl tabakası, uzayan bacaklarımız, dikilen gövdemiz… Hepsini evrimle açıklayabiliyoruz çünkü bunun için yeterince zaman geçtiğini bilebiliyoruz. Belli özellikler zaman içinde, ama milyonlarca yıllık zamanlar içinde evriliyor ve işlev değiştiriyor.

Peki okumak hangi becerimizin evrilmiş hali? Nasıl oluyor da böyle bir beceriyi son dört beş bin yıllık kısa bir süre öncesine kadar asla kullanma gereği duymamış bir insanoğlu birden “okur” olmayı başarabiliyor? Yalnızca birkaç bin yıl önce ortaya çıkmış bir kültürel etkinlik nasıl oluyor da insanda karşılığını buluveriyor? Öyle ki beyinle ilgili araştırmalar beyinde tam da okumak için özelleştirilmiş kortikal mekanizmaların varlığını ortaya çıkarmış. Beynimizde böyle bir mekanizma veya bölge niye var? Ünlü nörobilimci Stanislas Dehaene‘ın sorduğu şekilde sorarsak “Primat beynimiz okumayı nasıl öğrendi?”

Bu soruyu biraz burada bırakalım ve bilgisayar ile insan beyni analojisine geri dönelim:

Bilgisayar tıpkı gözümüz gibi kağıdın yüzeyini tarıyor ve birbirine yaslanmış iki çubuğu kesen üçüncü bir çubuğun oluşturduğu şekli algılayıp onu bir bilgisayar için olabilecek en kolay bir işlemle veri tabanındaki o şekli bulup karşılaştırıyor ve aynısını bulduğunda “Hah!” diyor, bu A. Beynimiz bunu yapabiliyor mu? Tabii ki yapabiliyor, hatta daha iyisini yapıyor: Sadece iki çubuğu kesen üçüncü çubuğun A harfi olduğunu anlamakla kalmıyor biçim olarak hiçbir benzerliği olmayan küçük a’yı da a olarak adlandırabiliyor. Hatta bununla da yetinmiyor; küçüklü büyüklü harflerle yazılan bir sözcüğü hiç takılmadan anlamlandırıp okuyor. Diyelim büyük harfle yazılmış HEDEF sözcüğünü ve onun küçük harfle yazılmış (hedef) halini okurken hiç takılmıyor. Oysa harflerin hiçbiri şekil olarak birbirine benzemiyor. Piksel piksel karşılaştırıldığında tümüyle farklı.

Öte yandan “maşa” sözcüğü ile “masa” sözcüğünün arasındaki şekilsel benzerlik neredeyse bire bire yakın olmasına rağmen beynimiz bu şekilsel benzerliğe aldırış etmiyor ve anlam farklılığını algılıyor.

Bütün bunların günümüzde bilgisayarlar için çocuk oyuncağı olduğunu söyleyebilirsiniz ve haklısınız. Bir robotun kendi kendine internete girip “sıçrama” eylemini araştırarak sıçramayı öğrenebildiği ve bunu uygulayabildiği bir çağdayız artık. Ürkütücü. Ama biz sorumuza dönersek, genetik tarihinde okumak gibi çok özel bir beceri bulunmayan primatlar okuma becerisini kullanmaya nasıl bu kadar yatkın olabildi?

1887 yılında Dr Joseph-Jules Dejerine bir hastasının aniden okuma becerisini kaybetmesiyle beynin bir bölgesinin okumaya ayrıldığını keşfetmiş oldu. Sonraki çalışmalar da hepimizin beynindeki motor kortekse benzeyen ve yazılı sözcükler için (sol arkada) özel bir kortikal bölgenin var olduğunu ortaya çıkardı. Sorumuz hȃlȃ geçerli: Böyle bir bölge niye var?

Stanislas Dehaene’ın yanıtı şu: “Aslında bu bölge köken olarak okumaya ayrılmış bir bölge değildi; biz zaman içinde aslında başka bir işlev için kullandığımız bu bölgeyi okumak için kullanmaya başladık.”

Bu işlevi Dehaene “yüz ve nesneleri tanımak” olarak adlandırıyor. Ona göre harfleri oluşturan şekillerin temel özellikleri doğada var olan nesnelerin oluşturduğu grafiklerden ibaret. Bir kayanın üzerindeki çatlağın Y harfini andırması çok olağandır. Kırık bir dalın L, yere düşmüş iki çubuğun T, çalıların arasında uyuklayan bir yılanın S veya O oluşturması primatın beyninin hiç yabancı olmadığı durumlardır. Dehaene, beynimizin harflere uyum sağlamadığını, tersine, harfleri oluştururken beynimizdeki var olan kayıtlara uygun formatlar geliştirdiğimizi iddia ederek “yazı biçimlerini beynimizin yapısına göre seçtik” diyor.

Özetle, beynimiz okuma için tasarlanmış değil, ancak yeni bir kültürel etkinlik olarak devrelerinden bazılarını dönüştürerek okuma becerisini ediniyor.

Okumaya ayrılmış olan bu bölge sol arkada yer alıyor ve simetrisinde yer alan görüntü alanıyla ortak çalışıyor. Tarayıcı gözümüz kağıt üzerindeki harfleri görüntü olarak algılayıp sol taraftaki bu okuma bölgesine gönderiyor. Harfin veya sözcüğün ses ve anlam olarak değerlendirileceği süreç burada başlıyor.

Peki gözümüzde başlayan bu yolculuğun ilk basamağında neler oluyor? Gözümüz nasıl bir sıralamayla “okuyor?” Deneyler gösteriyor ki aslında okurken gözümünüzün odaklandığı harf grubu en fazla dokuz adet. Onun ötesi bulanıklaşıyor ve göz ilerledikçe yeni harf gruplarını okumaya başlıyoruz. Öyle ki, bu en fazla dokuz harflik odak bölgesi dışında kalan harfleri asla görmüyoruz. Bu konuda yapılan bir deneyde özel olarak ayarlanmış bir bilgisayar ekranında odak bölge dışında kalan yazılar değiştiriliyor ve deneğin göz hareketine bağlı olarak odak bölgeye girdiğinde düzeltiliyor. Denek yazıların değiştirildiğini fark etmiyor bile.

Bu deneyin sonucu aslında çok daha hızlı okuyabileceğimizi de gösteriyor. Şu anda gözlerimizin satırlar üzerinde yol alması, yani en fazla dokuz harflik bir grubu okuyup sağa doğru ilerlemesi belli bir zaman alıyor. Oysa doğru bir yazılımla biz gözlerimizi sağa doğru ilerletmek yerine sabit tutarsak ve harflerin gözümüzün önünden kaymasını sağlayabilirsek çok daha hızlı okuyabiliriz.

Peki gözlerimiz harfleri tek tek mi algılıyor? Sıra ile ve tek tek algılayıp onları beynimizde birleştiriyor ve anlama öyle mi ulaşıyor? Deneyler gösteriyor ki, gözlerimiz odak bölgede, yani gözün odaklandığı orta noktadaki harf grubunun her harfini aynı anda paralel olarak algılıyor.

Yine aynı şekilde, araştırmalar okurken sözcüklerin fiziksel özellikleri yanında sesini ve anlamını da beynin sürekli olarak bu üç alanda gidip gelerek test ettiğini ve nihai kararını öyle verdiğini ortaya koyuyor. Ses tıpkı anlam gibi beynin farklı bir bölgesinde işleniyor ve araştırmalar sesten yararlanmanın çocukların okumayı öğrenme aşamasında önemli bir fark yarattığını ortaya koyuyor. Kendisine yüksek sesle kitap okunan, evde aile arasında sözcük oyunları veya tekerlemelerle büyüyen çocuklar okumayı daha çabuk öğreniyorlar. Uyaklı ve ritmik metinlerle oluşturulmuş çocuk kitaplarının önemi de burada ortaya çıkıyor.

Beyinle ilgili çalışmaların geldiği noktada bu tür saptamalar artık beynin bire bir analiziyle desteklenebiliyor. PET Scan veya fMRI taramaları beynin aktivitesine ilişkin sağlam veriler sunabiliyor. İlkinde standart oksijen atomunun oksijen 15 ile değiştirildiği radyoaktif bir sıvı enjekte ediliyor. Bu sıvı kan akışının en hızlı ve beyin aktivitesinin en yoğun olduğu bölgelerde birikiyor. İkincisi ise oksijen miktarındaki dalgalanmaları ölçüyor. Bir beyin bölgesi etkinleştiğinde oradaki damarlar genişliyor ve taze kan akışı sonucunda oksijenlenme artıyor. Bu miktar artışı bize bu bölgedeki etkinliği gösteriyor.

Kelebek ve Dalgıç Giysisi adlı kitaba konu olan Jean Dominique Bauby, bir kaza sonucu komaya girer ve dış dünyayla iletişimi kopar. Konuşamaz, yazamaz, hatta kımıldayamaz bile. Tek yapabildiği şey gözlerini kırpmaktır. Kız arkadaşıyla birlikte göz kırpma üzerinden iletişim kurarak bir alfabe oluştururlar ve söz konusu kitabı adam bu yöntemle harf harf yazar. Bu örnekteki durumdan daha kötüsü ne olabilir? Şu olabilir, öyle bir hasta düşünün ki, göz kırparak bile iletişim kurma şansı olmasın! Böyle bir vakada hastaya “Tenis oynadığını düşün” dediklerinde beyninin belli bir bölgesinde etkinlik oluştuğunu fark ederler. Aynı şekilde “Evinde olduğunu düşün” dediklerinde de etkinliğin yeri değişir. İşte bu bir hastayla beyin üzerinden iletişim kurmanın bir yolu olur. Hastaya “eğer bacağında ağrı varsa tenis oynadığını düşün” derler. Yani hasta EVET diyebilmek için tenis oynadığını düşünecek, HAYIR içinse evinde olduğunu düşünecektir.

Beyinle bu kadar sıkı bir iletişimin kurulabiliyor olması bizde şu izlenimi uyandırabilir: Tamam işte artık okuma bilimine ilişkin her şeyi biliyoruz! Ne yazık ki durum böyle değil. Örneğin nöron ağlarımızın birlikte çalışmasını ve bir anlam ifade etmesini sağlayan işlem henüz gizemini koruyor.

O çocuğun onca eziyetle kütüphaneye ulaşma çabasının arkasında yatan güdü belki de beyninin sol arka lobdaki kortikal bölgesinin o çok özel becerisini kullanabiliyor olduğunu keşfetmenin hazzıydı.

Genetik mirasımızın beynimdeki yüzleri ve nesneleri tanımak için ayırdığı bölgeyi beynimdeki bir kütüphaneye çevirebileceğimi keşfetmiştim ama raflar boştu. Bu heyecan verici keşif karşılığını ancak bir kütüphanede bulabilirdi.

Kaynaklar

Stanislas Dehaene. Beyin Nasıl Okur? Alfa Yayınları, 2017 2. bs

Daniel T. Willingham. The Reading Mind. Jossey Bass, Wiley. 2017.

Maryanne Wolf. Proust and the Squid. (Proust ve Mürekkepbalığı. Koç Üniversitesi Yayınları, 2017