Aslı ile Acar’ın Dünyaya Gelişi

Aslı ile Acar henüz birbirlerini tanımayan iki çocuk. Yaşları aynı değil, ama Acar’ın bir süre sonra Aslı’ya yetişmesi, hatta onu geçmesi çok büyük bir olasılık. Olur mu? Olur.

Aslı’nın da Acar’ın da dünyaya gelmesinde bir kadınla bir erkeğin rolü oldu. Başka türlüsü olabilir miydi? Tabii, neden olmasın? Bu ‘dünyaya geliş’ olayının sorumlusu mutlaka bir kadın ve bir erkek olmak zorunda değil ki. İki kadın, ya da iki erkek, hatta tek kadın ya da tek erkek de aynı işi yapabilirdi dersem… Tabii ki, tıbbın değil, hayalgücünün sınırlarını zorlamayı amaçlayan bir kurgu bu.

İşin doğrusu Acar’ın (üç aylık oğlumun) bizim başvurduğumuz yoldan daha başka bir şekilde nasıl dünyaya getirilebileceği konusunda benim de bir fikrim yok, ama Aslı başka… Yağmur Nasıl Yağar? Ve Güneş Nereye Gitti? Adlı öykülerimin küçük kişisi Aslı’nın ‘dünyaya gelişi’nin de Acar’ın ki kadar anatomik olmasa da bir öyküsü var mutlaka. Dünyaya gelişle ilgili sorularla karşılaşan anne-babaların bu ‘çaresiz’ durum karşısında neler yapabileceği konusu tartışmalı. Her şeyi açık açık, sözü dolandırmadan anlatmak en iyisidir, diyen görüşler var. Batı ülkelerinde bu görüş doğrultusunda hazırlanmış çocuk kitapları da oldukça ilgi gördü.

Olayın erken dile getirilmesinin çocuğu ürküteceğini söyleyen uzmanlar için belki biraz daha kabul edilebilir bir çözüm yolu cinsel ilişkiyi kabına sığmayan sevginin doğal bir uzantısı olarak dile getirmek. Bu görüşü taşıyan kitaplardaki resimlerde bu doğrultuda yumuşak ve sevimli.

Aslı’nın Acar’dan büyük olduğunu söylemiştim. Acar daha konuşmayı bile bilmiyor, ama Aslı akıl yürütme, soru sorma yaşında; yürüyor, koşuyor, bisikletine biniyor, şemsiyesini alıp yağmurda sokağa bile çıkabiliyor. Ama aynı zamanda da çevresini tanıma yaşında. Büyüklerin çoktan unuttuğu soruları soruveriyor: “İnsan çok hızlı koşsa güneşi yakalayabilir mi?” diyor.

Aslı’nın adı gerçek bir Aslı’dan geliyor. (Aslı’nın adı Aslı’dan alındı, ama kaşı, gözü, endamı tümüyle çizerinin, Huban Korman’ın ürünü.) Rumelihisarı’nda oturduğum yıllarda şimdiki Aslı’nın yaşında bir gerçek Aslı, kardeşiyle birlikte sık sık kapımı çalardı. Yine bir gün durup dururken, “İçimde bir korku var”, dedi. “Korku da nerden geldi şimdi?” diye sorduğumda duraksadı. Aykırı bir şey sorduğumu o anda anlamıştım. Ya da o, korkunun ‘bir yerlerden gelen’ bir şey olduğunu ilk kez o duraksama anında düşünmüştü. Başını pencereye çevirdi ve tuhaf bir sevinçle, “Pencereden,” dedi, “korkularım pencereden geldi.”

Jean Piaget, Çocukta Dil ve Düşünce adlı kitabının çocukların sorularına ayırdığı bölümünde soruları iki devreye ayırıyor. Birinci devrede çocuk yerleri ve isimleri merak ediyor, ikincide ise zaman ve nedenlerle ilgili sorular soruyor. “Niye?” sorusunun en çok kullanılan soru sözcüğü olduğunu öğrenirken, aynı zamanda bu sorunun her zaman neden sonuç ilişkilerini anlamak için sorulan bir soru olmadığını, çocuğun yaşına göre bu sorunun anlamının farklılaştığını da fark ediyoruz. Örneğin, ilk yıllardaki “Niye?”lerin bir aydınlanma çabasından daha çok bir şefkat arayışını dile getirmeye yaradığı Piaget’nin bu kitapta anlattığı deneylerle ortaya çıkıyor. “İlk bakışta bir nedensellik ilişkisinin açıklanmasını talep ediyormuş izlenimini veren sorular vardır.” diyor Piaget, örneğin ağaçlarda niye yaprakların bulunduğu sorusu. Eğer bu soru büyükler tarafından sorulmuş olsaydı verilecek yanıtları iki grupta toplamak mümkündü: sonuca yönelik olarak getirilen açıklamalar, (örneğin, ‘soğuktan daha az etkilensinler diye’, vb), ve nedensellik ilişkisine bağlı olarak getirilen açıklamalar (‘çünkü ağaçlar yapraklı bitkiler familyasından gelir’ ya da ‘bütün bitkilerin yaprakları vardır’). Bu nedenle ilk bakışta çocuğun bu sorusunun hangi tür yanıta yönelik olduğunu anlamak güçtür. Hatta, bazen yalnızca bir hayranlık belirten ve yanıt beklemeyen bir soru da olabilir bu.. Bu anlamda çocuğun sorduğu soru, arkasında büyüklerin düşünebileceğinden çok daha fazla anlamı barındırmaktadır. Ağacın neden yapraklı olduğunu soran çocuk pekala gerçekte ‘ağaca yaprakları kimin taktığını’ anlamaya çalışıyor da olabilir. Sorusu ağacın insanlara yararlılığı açısından da sorulmuş olabilirdi örneğin. Niye ağaçların yaprakları var? Çünkü öyle daha güzel görünüyorlar, ya da, insanlar gölgesinde oturabilsin diye. Ya da doğrudan ağacın kendisi ile ilgili olarak, çünkü ağaç çiçekli olmayı seviyor, yanıtını almak için de sorulmuş olabilirdi.

Piaget’nin on ay boyunca 7 yaşındaki Del’in sorularını derleyerek yaptığı çalışmaların sonucunda 103 nedensellik arayan “Niye?” sorusundan 88 tanesinin doğa, 22 tanesinin makineler ve elle üretilmiş nesnelerle ilgili olduğu ortaya çıkmış. Doğa ile ilgili soruları da Piaget kendi içinde gruplara ayırmış. Bu 81 nedensellik sorusundan 26 tanesi cansız (büyükler için cansız) nesnelerle, 10 tanesi bitkilerle, 29 tanesi hayvanlarla ve 16 tanesi de insan bedeniyle ilgili.

Aslı’nın soruları henüz en geniş yelpazede yer alıyor: doğa. Doğa olaylarını açıklamak üzere öykü yazmaya kalkışmanın tuzağı, hazır kalıplara takılıp ders kitabı kategorisine girivermek. Bundan kurtulmanın da, kuşkusuz, yazarına bağlı olarak değişen yöntemleri var. Ama çocukların sormasalar da öğrenecekleri bazı şeyleri açıklamaya, öğretmeye çalışmaktansa, açıklamamaya, öğretmemeye çalışmanın öyküleştirme açısından daha olanaklı olduğu ortaya çıkıverdi. Nitekim, Güneş Nereye Gitti’de Aslı gerçekte güneşin nereye gittiği hakkında dolaylı olarak fikir sahibi olursa da asıl öykü güneş dolayısıyla kurulan bir diyaloğun resimlenmesidir yalnızca.

Piaget “Çocuğun sorduğu soruya yanıtınızı geciktirdiğinizde onun kendi yanıtını kendinin verdiğini göreceksiniz,” diyor. Aslı da bu anlamda kendi yanıtını kendi veriyor. Bana düşen Aslı’nın fantezilerinden bir kesiti yakalayıp metin haline sokmak. Her çocuk sorularıyla kendi öyküsünü yazmaz mı zaten? Aslı kurmaca bir kişi olabilir, ama Aslı’nın da bir dünyaya gelişi var ve oldukça da çetin. Acar’ınki kadar olmasa da…