…ve İnek de Ayın Üstünden Atladı

Oscar Wilde unutulmaz öyküsü Mutlu Prens’te dostu olan kırlangıcın ölümünü şu sözlerle anlatır:
“Kırlangıç bunları söyledikten sonra prensi öptü ve cansız bedeni prensin ayaklarının dibine düştü. Tam o anda tuhaf bir ses duyuldu heykelin içinden. Sanki bir şey kırılmıştı. Gerçekten prensin kurşun kalbi ortadan ikiye bölünmüştü. Hava dondururcasına soğuktu.” 

Mutlu bir prens olarak yaşadığı süre içinde ülkesindeki yoksulluğu, sefaleti görememiş ama ölümünden sonra heykel olarak dikildiği yüksek kaidesinin üstünden halkının yaşadığı gerçeği acıyla fark edip hiçbir şey yapamamanın üzüntüsü içindedir Mutlu Prens. Mutsuzdur, ta ki bir gün Mısır’a göç etmek üzere olan bir kırlangıç biraz soluklanmak için ayaklarının dibine konuncaya kadar. Dost olurlar ve kırlangıcın yardımıyla Mutlu Prens kendisini süsleyen mücevherleri hatta gözlerindeki pırlantaları bile tek tek yoksullara dağıtır. Ama kış gelmiştir artık ve kırlangıç ölür. Mutlu Prens’in yüreği de buna dayanamaz, çatlar… 

Bir heykelin yüreğinin çatlaması ne kadar güçlü bir hayal gücünün ürünü, değil mi? Ama Oscar Wilde hayal dünyamızı hiç de rahat bırakmıyor, usta bir geçişle: “Hava çok soğuktu…” deyiveriyor. Doğrusu metalin ısı değişimlerine tepki gösterdiğini, karışımı temiz değilse farklı genleşme büzüşme katsayıları nedeniyle çatlamalar, kırılmalar olabileceğini biliyoruz. Kurşun yürek soğuktan da çatlamış olabilirdi yani. Öyküyü bu anlayışla yeni baştan düşünmek de mümkün: 

“Aşırı soğuklar nedeniyle parkın ortasındaki heykelin göğüs kısmı çatladı. Ayaklarının dibinde bir kırlangıç ölüsü bulundu. Heykelin göz yerlerindeki pırlantaları herhalde hırsızlar götürmüş olmalı; altın pulları da zamanla döküldü belki…” 

Hangisi daha güzel, diye sormak haksızlık olur tabii bu nedenle ben hangisi gerçek, diye soruyorum. Yanıtlamak hiç de kolay gelmiyor bana. Bununla birlikte hayal ile gerçek kavramlarının alanını biraz daraltıp yalnızca çocuk kitapları konusunda irdelerken bu güçlüğün nedense çok kolaylıkla ‘aşılabildiğini’ fark ettim. Çocuk kitaplarının nasıl olması gerektiği konusunda en sık duyduğum söz “Eğitici olmalı!” ikincisi ise “Hayali şeylerden söz etmemeli, gerçekleri anlatmalı!”

16. yüzyılla 18. yüzyıllar arasında özellikle İngiltere’de Horn-Book adı verilen özel bir çocuk kitabı türü yaygındı. Bugün mutfaklarda ekmek tahtası olarak kullandığımız saplı tahtanın daha küçüğü (ortalama 8 santime 10 santim boyutlarında) üzerine alfabe metninin yazılı olduğu kâğıt yapıştırılır, onun da üzeri yıpranmasını geciktirmek için saydam bir boynuz yüzeyiyle (şimdiki polyester kaplama ya da vernikleme işlemini olduğu gibi) kaplanırdı. Bu kitaplara ‘boynuz kitap’ denilmesi de bundan. 

Boynuz kitabının konusu çoğunlukla alfabe. Çocuklar tahtanın sapındaki delikten geçirilmiş iple onu boyunlarına asıyorlar ve her yerde alfabeyi öğreniyorlar. Masalları okuyabilmek, hayali şeylerin tadına varabilmek için çocuklar 18. yüzyılı bekleyecekler ne yazık ki! Çünkü büyükler çocukları ‘hayali şeyler’le oyalayan, onlara okumayı yazmayı ya da ahlak kurallarını öğretmeyen kitapları uygun görmemeye daha o zaman başlamışlar. Günümüzde hâlâ bazı büyüklerin çocukların boyunlarına birer boynuz kitap takmaktan hiç de kaçınmayacaklarını düşünüyorum. 

Kitaplar neden eğitici olmalı? Bilmiyorum. Eğitim?.. Onu da bilmiyorum ama şu ‘hayali şeyler’ üzerinde biraz durmalıyım. 

Hâlâ var mı bilmiyorum, eskiden bakkallarda ‘fantezi şekerleme’ satılırdı. Sanıyorum yaldızlı jelatine sarılı olduğu için ‘fantezi’ydi. Bakkal, “Fantezi ne demek?” diye sorduğumda cevap olarak “Ekistıra!” demişti. Yani anlaşılan güzel bir şeydi fantezi, hoş bir şeydi. Fantasy sözcüğünün Türkçe karşılığı Redhouse sözlüğünde “hayal, kapris, kuruntu, garip fikir, garabet” olarak karşılanmış. 

Bu noktada bir başka çocuk kitabına, Hakan Özkan’ın ‘Her Çocuğun Kanadı Vardır’ adlı romanına bakıyoruz. Yazarın seçtiği başlık başlı başına garip, değil mi? Ama şairane bir söz olarak alıyorsunuz hemen ve mecazi anlamının hoşluğuyla rahatlıyorsunuz. Hâlâ gerçeklerden kopmadınız, korkmayın. Şimdi kitabı açacaksınız ki ‘her şey normal!’ Ama hayır, bir gariplik var, değil mi? Romanın kahramanı olan çocuğun öyle mecaz olsun filan diye değil gerçekten kanatları var ve bir güzel uçuyor. Oldu mu Hakkı Özkan, çocuklar uçmaz ki! Ya şimdi bütün çocuklar tuttururlarsa “Uçmak istiyoruz!” diye. Oysa Hakkı Özkan öyle elverişli ve ilgi çekici bir hayal ortamı yaratmış ki yazar duyarlılığı ile algıladığı gerçekleri en zengin içerikleriyle, üstelik de yalınlıkla aktarabiliyor. Bundaki başarısı biraz da okuru ‘kanatlandıracak’ bir hayal gücünü aktarabilmesinden geliyor bence. Eğer söylemek istediklerini hayal gücünden yararlanmadan söylemek zorunda kalsaydı zaten dozu biraz fazla kaçmış olan ‘dersleri’ verebilmek için fazladan ne çok şey söylemek zorunda kalırdı. 

Hayal ile gerçeği ustaca birleştiren bir de görsel örnek vermek istiyorum. Amerikalı çocuk kitabı çizer/yazar ve yayımcısı Randolph Caldecott’un (1846-1886) 1882’de yaptığı bir çocuk kitabının bir sayfasında şöyle bir metin var: “Ve inek de ayın üstünden atladı…” 

Yazıyı okuyunca hemen “hayali şeyler” kategorisine almak mümkün. Ama resme biraz dikkatli bakınca görüyorsunuz ki hiç de olmayacak bir şey değil bir ineğin ayın üstünden atlaması. Bu resim şimdilik bulabildiğim en iyi örnek. 

Büyüklerin dünyasında örnekler hiç de az değil. Televizyon dizilerinin birçoğu ‘garip şeyler’le hayal ürünü gerçek dışı olaylarla dolu. Tümüyle hayal ürünü haber yazan gazetelerimiz var ki yazdıklarına “Nereden buluyorlar?” diye hafif hayranlıkla yaklaşanlar az değil. Ya filmler? Süpermen’i yalnızca çocuklar mı izledi? 

Ama ayni büyüklere “Çocuk kitapları nasıl olmalı?” diye sorduğunuzda büyük bir oranda aynı yanıtı alırsınız: “Hayali şeylerle oyalamamalı!” Neden? Çocuklar bir yere mi yetişecekler ki oyalanmasınlar? 

Küçükken kartonlardan hazırladığım gölge oyunları figürlerini odamın kapı camının arkasından babama sürpriz bir gösteri şeklinde sunduğumda babam: “Herkesin çocuğu ders çalışıyor, sen oyun oynuyorsun!” demişti. Işık düzenini, karton figürleri çıtaları hızla toparlarken birden benim dışında bütün çocukların büyük bir hızla ders çalıştığını ve benimse çok gerilerde kaldığımı düşünüp telaşa kapılmıştım. 

İşte kendilerine hayal üreten televizyonu, masal üreten gazeteleri uygun gören “büyükler” çocuklar söz konusu olduğunda son derece gerçekçi bir eğitimci kesiliyorlar. İçinde açık bir “ders” gördükleri kitabı yeğliyorlar çocukları için. Klasik masallarda prensesler, krallar filan var, bugün için hayali şeyler yani. Oldu mu Grimm biraderler, yüzyılınızda kalsanıza! Feodal yapacaksınız çocuklarımızı durup dururken. 

Oysa artık çocuğun hayal gücünün gelişmesinin ve onun okuldaki başarısıyla ne de aile terbiyesi ile çeliştiği, aksine hayal gücü gelişmiş çocukların derslerine daha rahat yaklaştığı, daha sağlam bir düşünme mekanizması edilebildiği için anlatılanı daha kolay anladığı ve kendini daha iyi ifade edebildiği, büyüdüğünde karşılaştığı güçlükler karşısında daha hızlı ve akıllıca çözümler üretebildiği, insanlara, çevresine topluma karşı daha duyarlı bir birey olduğu biliniyor. 

Her çağda olduğu gibi çağımızda da hızlı toplumsal ve teknolojik dönüşümleri ilk kavrayacak ve biçimlendirecek olanlar mutlaka hayal gücüne sahip olan bu tip insanlar olacak. Onlar erecek muradına…