Fatih Erdoğan

Çocuklarla... Kitaplarla...

BUGÜNLÜK...
19 Aralık 2012

fe5

Türkiye Özel Okullar Birliği Derneği
3. Okul Öncesi Eğitim sempozyumu
konuşma metni
1-2 Aralık 2012


Eğitim, üzerinde söz söylemeye hep korktuğum bir konu. Korkuyorum çünkü bilmiyorum. Bilmeden konuşmak istemiyorum çünkü çok önemli buluyorum. Yine de şu anda bir konuşmacı olarak karşınızda bulunmak bana ciddi bir cüret gibi geliyor. Neyse ki, önceden veya burada tanıdığım, sevdiğim ve saygı duyduğum eğitimcilerin oluşturduğu böyle bir dostlar topluluğu arasındayım. Bu da kendimi aile arasında hissetmemi sağlıyor.

Uzun yıllardır, yazmak çizmek dışındaki hayatımın önemli bölümü okullarda geçiyor. Çocuklar için yazan yazarların çoğu için bu geçerli. Yazdıklarımızı okuyan çocuklar da öğrenci. Kısacası, eğitim denen dünyaya çok uzak bir konumda sayılmıyoruz ve bu durum da çoğunlukla yanlış anlamalara yol açıyor. Örneğin, yazara eğitimle ilgili sorular sorulabiliyor veya bizler okullara gittiğimizde gördüğümüz saygıdan şımarıp kendimizi eğitim uzmanı sandığımız zamanlar oluyor. İşte bu nedenle, birkaç söz söylemeden önce bilmenizi isterim ki, ben eğitimden anlamam, eğitimi bilmem. Buraya da bir iki şey kaparım belki diye geldim. Gelmişken de biraz daha iyi bildiğim bir konuda, çocuk kitapları konusunda birkaç söz etme şansımı kullanmak istedim.

Eğitim bu ülkede kendimi bildim bileli hep sorgulanan bir yapı oldu. Çocukluğumdan beri durmadan değiştirildi, durmadan kurcalandı, çekiştirildi, yapıldı bozuldu. Öğrenci ve öğretmenler bitmek tükenmek bilmeyen bir deneme tahtası rolünü oynamaktan bir türlü kurtulamadılar. Nesiller harcandı, ufalandı. Bu tabloya bakınca dilimin ucuna gelen şeyi resim sanatından bir örnek vererek dile getireyim. Suluboya resim yaparken bir bardak ya da kavanozda suyunuz olur. Fırçanızı boyaya sürmeden önce bu suya batırırsınız. Başlarda, yani su temizken sorun yoktur. Islak fırçanız renkleri istediğiniz tonda taşımaya devam eder. Ancak bir süre sonra bardaktaki su, kullandığınız çeşitli boyaları fırçadan yıkadıkça bulanmaya başlar. Öyle bir an gelir ki artık fırçaya aldığınız su kullandığınız rengi etkilemeye başlar, kırmızı sürmek isterken kağıda kahverengi sürmeye başlarsınız. O zaman ne yaparsınız? Gidip bardaktaki suyu dökersiniz ve temiz su doldurup gelirsiniz. İşte eğitimde bunu yapmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Geçen gün facebook'ta okulları kapatmak için bir günlüğüne milli eğitim bakanı olmak istediğimi yazdım, birkaç dakika içinde her zamankinden çok destek aldım. Herkesin eğitimle ilgili olarak bu kadar çok bezginlik ifade etmesi bence önemlidir.

Eğitimin devasa bir yapı olması, yaşayan her insanı ilgilendirmesi, hem de hayatının uzun bir zaman dilimi boyunca ilgilendirmesi, doğal olarak, insanı yazan, hele hele insanı çocuklara anlatmaya çalışan her yazarın gündemine az ya da çok giriyor.

Evet, eğitim bugünün çocuklarını hayata ve yarınlara hazırlamayı hedefliyor ama esas olarak malzemesi bugüne kadar biriktirilmiş olan bilgi, deneyim her neyse, hepsinin türevi. Ve bütün bunların tümü de bilimsel anlamıyla ölçü, sistem, teknik, standartlar gibi kavramlarla uygulanıp değerlendiriliyor. Ölçü dışı bir şey yok, sistemlerle uygulanıyor, düzen ve standartlar önemli. Geçmişe ve bugüne yaslanıyor daha çok. Eğitim böyle bir şey.

Gelelim eğitim kavramının bana göre karşısında konumlanmakta olan başka bir kavrama... Bu kavram ölçülemez, sistemlere gelmez, standartları yoktur ve çok daha önemlisi bugünle ve dünle pek ilgilenmez, geleceğe doğru bakar. Bu kavram edebiyattır. Eğitim kesin hatları olan elle tutulur ve sürprizlere yer vermeyen düzenli ve yatıştırıcı bir yapıyken, edebiyat muğlaklıktır, belirsizliktir, sürprizlidir, düzen dışıdır, karıştırıcıdır, dürter. Eğitim cevaplarla ilgilidir, edebiyat sorularla. Eğitim kitleseldir ve toplumsal bir amacı vardır, edebiyat ise bireyseldir ve asla toplumsal bir amacı yoktur. Ve zurnanın zırt dediği yer tam da burasıdır. Yapı olarak toplumsal bir bütünün türevi olan eğitim aslında bireylerle uğraşır. Toplumsal düzen ve devlet eğitimden bireyin "aynılığını" sağlamasını talep ederken, “her ağacın kurdunun özünden” olması gibi, eğitim de bütün o hantal yapısının özünde kendi kurdunu üretir ve aynı olmaya karşıt bireysel bir "farklı" olma direnci yeşerir.

İşte edebiyat, öğretmenlerin yardımına burada yetişir. Aynılığı üretmeye yönelik bir sistem, müfredat ve ders kitaplarının karşısına konulan iyi bir edebiyat, farklılığı, yani bireyselliği beslemede öğretmenin işini kolaylaştırmakla kalmaz, aynı zamanda zevkli hale de getirir.

Tabii, bunun mümkün olmadığı zamanlar olur. Öğretmen bireyi fark etmemiştir, ya da tersi, yani yazar (belki kendisi birey olamadığı için) edebiyat yerine ders kitabı yazmaya soyunmuştur. Bunun örnekleri ne yazık ki bizde çoktur; öğretmenlik veya öğretmenlik geçmişinin yazarlığın ön ve yeter koşulu sanılması gibi bir geleneğimiz vardır. Çocuk edebiyatımızın gelişimini engelleyen de, okuma alışkanlığımızın yeterli olmamasının en önemli sebebi budur.

Çocuk yazarı çocuklar için yazmaya soyunduğunda kendi kendine "madem ki çocuklar için yazıyorum, o halde öğretmen olmalıyım" dediği anda eğitim yapısının bir neferi olarak "aynılaştırıcı" mekanizmaya kendini monte eder ve edebiyatın bireyselleştirici etkisini törpüleme eylemine katılır. Oysa ki, en başta söylediğim gibi bir çocuk yazarının değil eğitmek, eğitim üzerine söz söylemesi bile, eğer özel bir birikim sağlamadıysa, cürete girer. Ne yazık ki bu, çift taraflı beslenen bir yanlış algıdır; sadece yazar kendini eğitim uzmanı sanmaya kalkmaz, çoğunlukla ona kendini öyle sanmasına yol açacak şekilde davrananarak havaya sokanlar genellikle anne babalar ve bazen de öğretmenlerdir.

Daha ender de olsa ayna görüntüsü bir olgudan da söz edilebilir, “madem ki öğretmenim, o halde çocuk kitabı yazmalıyım” yaklaşımıyla da benzer bir sonuca ulaşılır. Oysa dile getirmeye çalıştığım gibi, edebiyatın ölçütüyle eğitimin ölçütü tümüyle farklıdır. Eğitim konusunda uzmanlaşmak isteyen bir çocuk yazarı da, çocuk yazarı olmak isteyen bir eğitimci de pek tabii böyle bir hakka sahiptir ama bu farklı iki alanın özgün koşullarını yerine getirmek için gereken çabayı göstererek… İşte bu genel çerçeve içinde bakılırsa kitapların bir gün ortadan kaybolacağı ve yerini tabletlerin alacağı, çocukların artık edebiyat okumayacağı, yazarlara iş kalmayacağı, yayınevlerinin kapanacağı gibi öngörülerle dile getirilen dijital dünyadan korkma biçimlerimiz üstüne de düşünmemiz gerekiyor. Mağara duvarlarındaki resimlerden, kil tabletlerden, papirüsten, parşömenden kağıda gelen süreç yeniden başa, yani tablete döndü bir bakıma. Kötü mü oldu? Farklı görüşler var tabii ama bütün bu araçların aslında araç olduğu, yani insanlık tarihi boyunca insana ilişkin hiçbir şeyin çok fazla değişmediği bir gerçektir. Eski Sumerler'den kalan ve üstünde “filancadan 15 koyun aldım, kış gelmeden geri vereceğim” yazılı tablet bugünkü borç senetlerinden sadece malzeme olarak farklı; biri çamur, biri kağıt. İnsanoğlu her zaman kıskandı, her zaman aşık oldu, her zaman özledi ve her zaman hüzünlendi. Bunlar değişmeyecek. Bunlar değişmediği için de edebiyata olan gereksinme değişmeyecek. İster kağıda yazılsın ve kenarına notlar aldığımız, kokladığımız, raflara dizdiğimiz, taşınırken kolilere istiflediğimiz kitaplar olsun, ister parmağımızın ucuyla okuduğumuz e-kitaplar... Edebiyat gelecekle ilgilidir dedim. Bütün alışveriş merkezlerinin kapıları açıl susam açıl bile demeden açılıyor önümüzde. Bunu sağlayan değil ama öngörenler edebiyatçılar oldu. İnsanı aya “gönderen” de bir edebiyatçı. Hubble teleskopu zaman kavramını allak bullak etti. Uzayın derinliklerinde bir yıldız patlaması oluyor. Bu patlamanın yaydığı ışık uzaya yayılıyor ve biz teleskopla bu ışığı, yani patlamayı görüyoruz. Şimdi görüyoruz ama aslında patlama o kadar uzun zaman önce olmuş ki, o zamanda henüz ne biz varız, ne de dünya... Yani biz teleskopumuzla kendimizin bile var olmadığı bir zamana, yani geçmişe bakıyoruz. Geçmişe şu anda, şimdi bakıyoruz. O patlama olduğu sırada aslında o patlamayı gören gözlerimiz yok. Bu bir zaman yolculuğu değilse nedir? Ve zaman yolculuğunu da tabii ki bir gün bilimciler gerçekleştirecek ama öngörenler yine edebiyatçılar oldu. İşte bütün bu nedenlerle, dijital dünyayı heyecanla karşılıyorum. İnsan var oldukça “söze” olan ihtiyaç ve talep bitmeyecek. Kitaplar tabii ki tümüyle ortadan kalkmayacak. Ama okumaya ulaşım kolaylıkları mazeretleri ortadan kaldıracak. Taşınabilir bir tablet, e-kitap veya türevi her an her yerde okumamızı sağlıyor.
Ama ne okuyacağız, işte bütün mesele...

http://www.facebook.com/fatih.erdogan.9847



Yorumlar