Fatih Erdoğan

Çocuklarla... Kitaplarla...

BUGÜNLÜK...
5 Mart 2012


IMG_0526

“Mehmet Erdoğan”

Küçükken küçük küçük heveslerim olurdu… Her zaman yassı pilin uçlarını değdirip ampul yakmak gibi "bilimsel" icatlar olmasa da hep peşine düşecek bir heyecan konusu bulurdum… Kartondan tam teşekküllü bir ev yapmak, sihirbazlık numaraları sergileyip ilgiyi çekmek, çatapat barutuyla roket yapmak, karton boru içine yerleştirdiğim aynalarla periskop yapmak ve tabii radyo yapmak, şifreli yazılar uydurmak, bitirdiğim kitabın yerine yenisini yataktan kalkmadan alabilmek için rafa kadar uzatabileceğim düzenekler tasarlamak… (Hepsini saymayayım, bakarsınız patentini alır para kazanırım…)
Mehmet Erdoğan da öyleydi…
Mehmet Erdoğan babamdı. Birkaç saat önce öteki dünyaya göçtü.
80 küsur yıllık ömrü boyunca hep heveslerinin peşinden koştu. (Kim bilir, belki ben bile oğuldan çok bir hevestim onun için.)
Heveslendiği şey her ne ise, gömlekçilik, tavukçuluk, çiçekçilik, trikotajcılık, bağcılık, şarapçılık… onunla yatar kalkardı. Sohbetleri hep heveslendiği işlerine ilişkindi. Ve annem (ikinci eşi, beni doğuran değil, büyüten annem, geçen yıl öldü) o nedenle "hep iş! hep iş! bıktım!" derdi zaten. Ama babam hiç bıkmadı. Tersine, annem bıktım dedikçe daha çok heveslerini konuştu. Hatta annemin bıktım demesi onu daha çok heveslerine bağladı. Öyle ki, özellikle annemin bıktım demesine bel bağladı, onunla beslendi, heveslerini semirtti, inattan aldı enerjisini. Yetmiş beş yaşından sonra taa Uzunköprüde tek başına bağcılık yapamazsın dediğimizde daha uzun kalmaya başladı bağda. Ve annem ölünce inat edecek kimse kalmadı. İnat edecek kimse kalmayınca tüm heveslerini yitirdi. Tüm heveslerini yitirince yaşamaktan vazgeçti.
Bir sürü de sır bıraktı geride… Asıl soyadı Aydın'dı.. Atatürk'ün üvey kızkardeşi Rukiye'den Erdoğan soyadını almıştı. Bu kadarını biliyordum. Ama birkaç ay önce eski askerlik evraklarından birinde görene dek babamın bir de "Manicioğlu" soyadının olduğunu hiçbirimiz bilmiyorduk. Sormuştum o zaman, yattığı yerden beni tanımaya çalışan gözlerine bakarak: "Baba, Mehmet Manicioğlu'nu tanıyor musun?" Uzun uzun bakmıştı öyle. "Hayır," demişti. "Tanımıyorum."
Ah babam, elli yedi yıllık oğlun ben, ben seni ne kadar tanıyordum ki?
Ah babam, kime inat var edeceğim kendimi şimdi ben?


Yorumlar